Güç Kullanmanın Olumsuz Etkilerine devam ediyoruz.

Önceki yazıyı çocuk eğitiminizde ödül-ceza varsa çocukta dış disiplin; ödül-ceza içermeyen etkili iletişimle kurulan bir disiplin varsa çocukta iç disiplin gelişir demiş ve vaz geçtim sorumluluk duygusu geliştirmesinden tek dediğimi yapsın razıyım, deyip ödül – ceza kullanmaya karar verseniz de bu işin pek kolay olamayacağını  ekleyerek bitirmiştim.

Davranış bilimciler ödül-cezanın etkili olabilmesi için, kullanacak olanların önce işleyiş mekanizmasını bilmeleri gerektiğini söylüyorlar:

Ödül ve Cezanın İşleyiş Mekanizması (Ön Koşulları):

1- Bu mekanizmanın işleyebilmesi için çocuğun ya da gencin, büyüğün vereceği ödüllere çok gereksinim duyması, onlara bağımlı olması; verilecek cezalardan da korkması gerekir.

2- Aynı zamanda çocuk/genç gereksinimlerini kendi kendine karşılayamayacak ya da verilecek cezalardan kaçamayacak kadar ilişkiye sıkı sıkıya bağlı olmalıdır.

Eğer bu alt yapı varsa sıra davranış bilimcilerin deneyerek saptadıkları özel koşullara  geliyor.

Cezanın Etkili Olabilmesi İçin:

1-Bir kez cezalandırılan davranış her zaman cezalandırılmalıdır.

İşten çok yorgun döndüğünüz ya da misafirlerle çok yorulduğunuz bir günün akşamında kabul çizginiz çok yukarılarda olduğu için çocuğunuzun masum yaramazlıklarını bile kaldıramayıp onu cezalandırabilirsiniz. Aynı davranışı yorgun ve sıkışık bir durumda olmadığınız zamanda yapsa büyük ihtimalle kabul çizginiz çok aşağılarda olduğu için rahatsız olmaz ve hoş görebilirsiniz. İşte bu nedenle bu maddeyi uygulamak olanaksızdır.( Tutarlı olamayacağınız için Ben Dili kullanarak “şimdi, şu nedenle kabul edemiyorum” dersiniz ve bu açıklamanızla çocuğun gözünde tutarsız görünmezsiniz. Böyle bir ifade çocuğunuzun gözünde başka zaman da kabul etmeyeceğiniz anlamına gelmez. Zaten anababalara verilen “tutarlı olma direktifi” ni hiç anlamış değilimdir. Kabul edemediğimiz ya da kabul ettiğimiz günlük davranışların altında duygular vardır. Duygularda tutarlı olmak diye bir şey olabilir mi? Duygu duygudur, iyisi-kötüsü, güzeli-çirkini olamaz. Bir evde tutarlılık ancak ilkeler ve evrensel değerlerde olabilir  Anababa bu konularda  aynı düşüncede olmalı ve bunlardan ödün  vermemelidir.)

2- Ceza istenmeyen davranışın hemen ardından verilmelidir.

Cezayı istenmeyen davranışın hemen ardından vermek her zaman olabilir mi? Diyelim ki çocuğunuz bile isteye tabağından  kaşık kaşık yemek alıp yere döküyor. Yalnızken isterseniz onu bu davranışının hemen ardından dövebilirsiniz bile (Yazmak bile çok kötü geldi). Aynı hareketi sofranızda misafirler varken yapabilir misiniz? Böyle bir davranışla yalnız çocuğunuzu değil herkesi cezalandırmış olursunuz. Eskiden hatırlıyorum kayınvalideler ve anneler kızlarına “Sen şimdi çocuğunu değil beni dövdün” diyerek tepki verirlerdi. Demek ki bu maddenin de uygulanması zor görülüyor.

3- Ceza çocukla yalnızken verilmelidir.

 Herhalde onurunu korumak için (!) Diğer ikisiyle çeliştiği ortada

4- Cezalandırılan davranış hiçbir zaman ödüllendirilmemelidir.

Sizin salonda top oynadığı için cezalandırdığınız çocuğunuz, akşam babasıyla aynı yerde top oynayabiliyorsa sabah cezalandırılan davranışı akşam ödüllendirilmiş olur. Bu da çocuğun kafasını karıştırır.

5- Cezalar çok sık verilmemeli ve çok şiddetli olmamalıdır.

Cezaların çok sık olmasının zararları görüldüğünden sık verilmemesi gerekiyormuş. Çocuğun, size göre cezalandırılması gereken davranışları üst üste geliyorsa ne yapacaksınız?

6- Ama etkili olabilmesi için yeteri kadar da caydırıcı olmalıdır.

Etkili olması için de caydırıcı düzeyde olmalıymış. Nedir bu caydırıcılığın sınırı? Bir evde çocuğun bacağını çimdiklemek ise başka bir evde bacağında sigara söndürmek olabilir. Bu durum gazete haberlerinden okuduğumuz gibi çocuk istismarına kadar gidebilir. Ama hafif cezaların da etkisiz olduğunu, hatta aşı gibi acıya karşı bağışıklığı güçlendirdiğini biliyorum. Annesinden dayak yerken “Vur, vur acımıyo ki, acımıyo ki” diyen arkadaşlarımı hatırlıyorum. Evet ölçü ne?

İnsan oluşumuzun doğal sonucu olan tutarsızlığımız/kabul çizgimizin oynaklığı nedeniyle (7. yazı) uygulanması neredeyse imkansız olan ve birbirini değilleyen bu koşulları yerine getirmek gerçekten çok zor.

Ödülün Etkili Olabilmesi İçin:   (Durum pek farklı görülmüyor)

1-Ödüller olumlu davranıştan hemen sonra verilmeli ya da çok yakın gelecek için vaat edilmelidir.

Diyelim ki sokakta ya da genel bir taşıt aracındasınız. Çocuğunuz çok hoşunuza giden bir davranış yapıyor. Eğer maddi olarak ödüllendirmeye alıştırmışsanız, sokağa çıktığınızda yanınızda ödül çıkınınızın olması gerekir!

2- Kabul edilmeyen davranış ödüllendirilmemelidir.

Salonda baba-oğulun top oynama örneği.

3- Çocuklar kendi ödüllerini elde edememelidir.
                                                              
Arkadaşına kendi başına gidecek kadar büyümüş çocuğunuza “ Ödevlerini cuma akşamı bitirirsen cumartesi günü seni Ahmetlere  götürürüm” demeniz ödül yerine geçebilir mi?

4- Ödüller erişilemeyecek yükseklikte olmamalıdır.   
   
 Bu çok önemli bir koşul. Sosyal zekâya sahip bir çocuğa “Matematikten beş alırsan……..” demek çok acımasızca olur. Ya da hiperaktif bir çocuğa “ Misafirlikte uslu oturursan sana……..” demek, hiçbir zaman ulaşamayacakları yükseklikte bir ödül vaadi demektir.

5- Beğenilen davranış ödülsüz kalmamalıdır. Bir kez ödül  alan davranış her zaman ödüllendirilmelidir.

Geleneksel disiplinde genellikle hatalar, yanlışlar üzerinde durulur. Bu nedenle ödül-ceza kullanan anababalar çocukları olumlu davrandıklarında bu onlara doğal gelir. Oysa  daha önce böyle bir davranışını ödüllendirmiş olabilirler ve bu kez ödüllendirmediklerinde çocukta çelişki oluşur.

6-  Ödüller giderek arttırılmalıdır.
 
İlkokulu bitirdiğinde bisiklet ödülü verilen çocuğa ortaokulu bitirdiğinde motorsiklet, liseyi bitirdiğinde araba, üniversiteyi bitirdiğinde…….. mi almak gerekir. Etkili olması için ne kadar arttıracağız?

7-  Ve ödülün etkili olabilmesi için ceza ile dönüşümlü verilmesi gerekir.

Doğaldır ki ceza ile dönüşümlü olursa etkisi olur.  Çünkü zıtlar birbirinin şiddetini arttırır. Ceza olmadan yalnız ödül vermek zaman içinde işe yaramaz hale geliyor. Bunu caza uygulamayıp ödül uygulayan okullardan biliyorum.

Bu ceza ve ödül koşulları size de sirklerdeki hayvan terbiyesini hatırlatmadı mı? Hayvanlara bile yapılmasından hoşlanmadığımız şeylerin çocuklara uygulanması reva mıdır? İnsan yavrusu lâftan anlar, yeter ki büyükleri onu insan yerine koysunlar.

Beni şaşırtan cezanın zararlarını görüp bundan vazgeçen anababa ve öğretim kurumlarının,  nasıl oluyor da ödülün sonuçlarını düşünemiyor, göremiyor olmaları. Sanıyorum daha önce de söylediğim gibi bunun nedeni ceza verirken duyduğumuz olumsuz duyguları ödül verirken duymamamız ve ne yazık ki psikolojinin büyüklerinin de ödülün pekiştireç olarak kullanılmasının yararlarından söz etmeleri olabilir.

Oysa kısa vadede işe yarar gibi görünen ödül vermenin, uzun vadede çocuğun kişilik gelişimi üzerinde tıpkı ceza gibi etki ettiği kesinleşmiş bir olgudur.
Cezanın olumsuzluğu ayan beyan olduğu için onu bir kenara bırakıp ödül üzerinde durmayı sürdürelim.

Ödülün Yan Etkileri de vardır.

1- Utandırır.

Sizler de benim gibi ödül aldığınızda utandığınız zamanlar olduğunu anımsayabilirsiniz. Teyzemin küçük torunu ilkokuldayken öğretmeni çalışkanlığından, terbiyeli oluşundan dolayı onu her gün tahtanın önüne çıkartır ve arkadaşlarına alkışlatırmış. O da bu durumdan çok utandığını ve “Hiçbir zaman benim kadar çalışkan olamayacak ve alkışlanamayacak arkadaşlarım var, işte onların beni alkışlamasından utanıyor ve çok üzülüyorum” demişti annesine. Evet duyarlı çocukları ödül almak utandırabilir.

2-  Ödül alanı kıskandırır ve onunla rekabete sokar.

 Ödül alan masum çocuk, kardeşleri/arkadaşları tarafından adeta düşman ve savaşılması gereken bir rakip olarak algılanır. Bu rekabet duygusu yenme duygusunu getirir. İşin içine yenme isteği girince çocuk artık dış etki ile hareket ediyor demektir. Yaptığı işi, içinden gelerek keyifle değil yarışma isteğiyle yapar. Deci ve arkadaşları, bir etkinlik sırasında çocuklar yarışma içine sokulunca, etkinlik artık zevk için yapılmaktan çıkar ve kazanmanın bir aracı olarak görülmeye başlanır, demişler. Ne kadar doğru.   Eğitimci John Holt  (1982) “Yıldızlı notlar, takdir, teşekkür gibi küçük ödüller için, daha doğrusu utanılması gereken başkalarından daha iyi olma duygusu için, çocukları yarışmaya zorlayarak onlardaki öğrenme sevgisini yok ediyoruz,” demiş. Çok da güzel demiş….

3-  Çocuk, güzel ve doğru olanı yapmaktan, çalışma ve öğrenmekten alacağı zevk ve doyum (iç ödül) yerine dış ödül için çalışır.

Oyuncaklarını, odasını toplayan çocuk, bunu  kendi başına yapmaktan alacağı hazzı fark etmez olur ve “Anne bak odamı topladım, bana ne vereceksin?” Dersler için  de aynı şey söz konusudur.

4-  Alışkanlık yapar.

Yararı geçici de olsa güzele alışmak kolaydır ve tekrarı istenir.

5-  Hakkaniyet duygusunu zedeler.

İnsan oluşumuzun doğal tutarsızlığı nedeniyle ödülleri eşit dağıtmamız söz konusu olamaz. Özellikle birden fazla çocuğun olduğu evlerde ve özellikle sınıflarda ödül kullanmak laboratuar çalışmalarındaki dikkati ister.  Eşitliği sağlamak için büyüklerin kalem- kâğıt ellerinde verdikleri her ödülü not etmeleri gerekir ki haksızlık etmesinler. Çocuklar çok dikkatlidir, hiçbir şey gözlerinden kaçmaz “Geçen gün yemeğimi bitirdim diye dondurma vermiştin, ama şimdi de bitirdim dondurma vermedin”; “Abim 5 alınca ona pasta yaptın, ben de geçen hafta sosyalden 5 almıştım ??”  Belki de anne, çalışmayı sevmeyen  büyük çocuğunu teşvik için ödül vermeyi düşünmüş, çalışkan olan küçüğü için buna gerek görmemiş olabilir. Görüldüğü gibi annenin düşüncesinin ne olduğu değil, çocukların ne algıladıkları önemlidir. Eski bir anababa grubumda ödül konusunu işlerken Gordon’un dediklerinin tümünü bir yaşantıda görmüştük: Bir çiftin ilkokul birinci sınıfa giden bir kızları vardı. Çocuğun parmak kasları çok zayıfmış. Doktoru annebabaya olabildiğince fazla yazı yazmasını sağlayın, demiş.  Annebaba öğretmenle bu sorunu paylaşmış ve ödül vererek çocuğu teşvik kararı almışlar. Zaten okulda ödül bolca kullanılıyormuş. Zorlu süreç başlamış. Evde her yazdığı sayfa için ödüller, sınıfta her götürdüğü ödev için bol yıldızlı beşler verilmeye başlanmış. Önceleri çocuk bu teşvikten hoşnutmuş. Ancak verilen ödüller onu tatmin etmemeye başlamış. Daha fazlasını bekler olmuş. (Giderek artırılmalı ya). Sonunda da “İstemiyorum sizin ödülünüzü başardığım için değil daha fazla yazmam için veriyorsunuz zaten,” demiş ve yazmaktan tümden vaz geçmiş. Okulda da teşvik için verilen fazladan notlar yanındaki arkadaşında haksızlığa uğramışlık duygusu yaşatmış ve bir çocuk öğretmenine “ Eğer onunkiyle benimkine aynı notu veriyorsanız benimkinin daha güzel olmasının hiç önemi yok demek ki, haksızlık bu” demiş ve ödevini yere atarak çiğnemiş. Ödül verirken adaleti sağlamak çok zordur. Dediğim gibi anababa ve öğretmenlerin sayımdan başka bir şeye zamanları kalmaz.

6-  Yokluğu ceza gibi algılanır.  “Anne dişlerimi fırçaladım, saçlarımı taradım ama bir şey demedin/yapmadın ” diyen bir çocuk en azından daha önce “aferin” almaya alıştırılmış demektir. Alamayınca da yaptığı işin beğenilmediğini düşünür ve bu ödül yokluğunu ceza gibi algılar. En önemlisi de ödüle alıştırılmış çocukların ödül alamadıklarında yaptıklarından tamamen vaz geçmeleridir. (Diş fırçalama, ders çalışma vs) Çünkü çocuk olumlu davranışını, o yaptığı davranışın sonucunda hissettiği iç ödül yerine , anababasının/öğretmeninin verdiği dış ödülle eşleştirmiştir. Bu dış ödül kalkınca ona bağlı olan davranış da doğal olarak yok olur.

7-  Fazlası kanıksanır.  Çünkü çocuk alışır, fark etmez hale gelir. Ona göre doğallaşmıştır artık ödül.
Ama zaman içinde bir gariplik olduğunu, artık işe yaramadığını çocuk da anababa da anlar ve ne yapacaklarını bilemezler. İşte bu nedenle dış ödül vererek çocuğu çocuk bırakmak yerine, onun kendi iç ödüllerini alıp sorumluluk duygusu geliştirmesine, dolayısıyla birey olmasına izin verilmelidir.
Dış ödüllerin soyut olarak “aferinler, övgüler”, somut olarak da bazı armağanların olduğu açıktır. Peki iç ödül nedir? Çocuğun yaptığı ya da yapmadığı bir davranıştan hoşnut olması, haz, gurur, başarı, mutluluk vb. gibi duyguları hissetmesi onun için iç ödüldür.

Örnekleyelim:

Minik yavrunuz küplerden kule yapmaya çalışıyor. Başarınca hissettiği duygular (sevinç, başarı…) onun iç ödülüdür, sizin aferininiz dış ödüldür.  Minicik yavru duygu hisseder ama henüz duygularının adını koyamaz. İşte o zaman annesinin “Kendi kendine başardın” diye bir geri bildirim vermesi, çocuğun kendi ile ilgili farkındalığını sağlar. Bu arada siz de sevinmişsinizdir. Aferin yerine “Sen sevindin, ben de sevindim” diyebilirsiniz. (Çocuklarının her şeyi kusursuz yapması gibi gizli bir beklentisi olan annelerin, üst üste düzgün koyamadığı küplerin devrileceğini anladıklarında “Bir tanem küpleri bak şöyle tam üst üste gelecek şekilde koymalısın ki kulen olabilsin. Yoksa yıkılır” deyivererek, çocuğun belki birincide olmasa da ikinci, üçüncü denemesinde kulesini yaparak başarma duygusunu tatmasına engel,  bundan da kötüsü ben beceremiyorum düşüncesiyle yetersizlik, güvensizlik duygusunu yaşamasına neden olurlar. Oysa çocukların oyunlarına müdahale etmeden, ama yanında olduğumuzu hissettirirsek, çocuklar reddedilmedikleri bu kabul ortamında kendi kendilerine bir şeyleri deneyip, başarıp iç ödüllerini alabilirler. )

(Övgü, çok masum görüntü veren bir ödüldür. Övgünün gizli bir gündemi vardır ve çocuklar, içindeki bu gizli gündemi yani eleştiriyi hemen yakalar. “Saçların bu gün çok derli toplu” dendiğinde, “Diğer günler dağınık” denmek istendiğini; “Bu gün hiç yaramazlık yapmadın, aferin” dendiğinde “Diğer günler yaramazsın” çıkarımını kolaylıkla yaparlar. Övgüde bir değerlendirme ve “Ben senden üstünüm” mesajı vardır. Övgü yerine Olumlu Ben İletisi ve gerektiğinde de Etkin Dinleme kullanmak en doğru iletişim biçimidir.)

Ödül ve ceza kullanılan ev ve sınıflarda çocuklarda iç denetim gelişmez çünkü dış denetim vardır. İkisi bir arada asla olamaz. Dış denetimle çocukları uslu olan öğretmenlerin öğrencileri, öğretmen arkasını döndüğü anda bir birlerine yapmadıkları kalmaz, hele öğretmen sınıftan çıkarsa çılgınlar gibi davranırlar. Baskı kalktığı anda çocuklar beklenilenin tersini yapar. Oysa korkudan değil, sevgi ve saygıdan beslenen çocukların öğretmenlerinin sınıftan çıktığı zamanlarda da sınıfta öğretmenleri varmış gibi davrandıklarına defalarca tanık olmuşumdur.

Ödül – ceza kullanmak demek, çocuğun ne yapacağına ya da yapmayacağına büyüklerin karar vermesi demektir. Çocuğun söz hakkı yoktur. İşte bu nedenle:

Ödül ve ceza

1- Karar verme yeteneğinin gelişmesine engel olur.
2- Kendini idare edebilmeyi yok eder. Dolayısıyla iç denetim ve sorumluluk duygusu gelişmez.
3- Kendine güven duygusu gelişmez
4- Bağımlı çocuklar,  bağımlı yetişkinler olur.  
5- Tartışmayı, özgür düşünceyi değil; itaat etmeyi öğretir.  
(Saldırgan  ya da çekingen)   
6-  Çocuk benlik durumunu büyütür.

Bu maddelerin hepsi üzerinde söylenecek çok şey var. Sn. Büşra Karaca kitapların en can alıcı noktalarını zaten sizlerle paylaştığı için yalnızca 2 ve 5. maddelere Dış Disiplin mi İç Disiplin mi kitabından bir örnekle değinmek istiyorum.

Gordon bazı gençlerin güçle baş etme yöntemi olarak pes edip boyun eğdiklerini söylüyor ve otoriteye boyun eğilmesi disiplin yanlılarının her şeyden çok istedikleri bir şeydir; çocuğa itaat etmeyi öğretmek en değer verdikleri amaçlarıdır, diyor. Bir başka yerde de beni yüreğimden kavrayan şu cümleleri söylüyor:

“ Otoriteye itaati bir erdem gibi görmek yerine, topluluğumuzun bir hastalığı olarak görmemiz gerektiğine inanıyorum. Kendilerine yapmaları söylenenleri hiç sorgusuz yapmaları gerektiğine inanan yurttaşlar yetiştiriyoruz. Bu yaklaşım ailede başlar, okullarımızda, askeriyede, dini topluluklarda ve iş yerlerinde pekiştirilir. Başkalarına boyun eğmeye koşullandırılan kişi, kendisini başka birinin isteklerini yerine getiren bir araç olarak görür ve artık kendi yaptıklarından sorumlu olmadığını düşünür.

Şimdi örneğe geçiyorum:

1960 lı yıllarda Pskg. Stanley Milgram ve arkadaşları Yale Üniversitesinde bir araştırma yapıyorlar ve bu araştırma ödül alıyor.

Öğrencilerine “Bir deney yapacağız ve insanların nasıl öğrendiğini anlamaya çalışacağız. Deneklerin ellerine elektrotlar bağlayacağız. Yaptıkları her hatada siz düğmeye basacaksınız ve onların ellerine elektrik akımı geçecek. ” demişler. Aslında öğrencilerin öğrenmelerini test edeceklerini sandıkları insanlar (rol yapan aktörler) çalışmanın deneği değil, denek olan öğrencilermiş. Çalışmanın asıl amacı, öğrencilerin otoriteye (profesöre) itaat etme ile etmeme iç çatışmasını nasıl çözeceklerini incelemekmiş.

Deney başlayınca otorite her yanlışta akımı artırmalarını söylemiş ve öğrencilerin her düğmeye basışlarında aktörler, olmayan elektrik akımından güya canlarının ne kadar çok yandığını gösteren davranışlarda bulunuyorlarmış.

Milgram deyeyin  sonucunu çok dehşet verici bulduğunu söylüyor. Çünkü deneklerin üçte ikisi “itaatkâr” öğrenciler olarak hocalarının dediğini uygulamış. Bazıları “Adamın orada canı yanıyor, o çığlıklar atarken devam edemeyeceğim” diyerek bitirmiş, ama üçte ikisi sürdürmüş. Daha sonra öğrencilerden bazıları yaptıklarının yanlış olduğunun ayırdında olduklarını ama otoriteye itaatsizlik edemediklerini söylemişler. (ne büyük zorluk). İtaat edenlerdeki yaygın düşünce, hareketlerinden kendilerini sorumlu görmemeleriymiş. Her biri kendisini kabul edilemeyecek bu davranışı seçen bir kişi olarak değil, dış otoritenin bir aracı olarak görüyor ve sadece işlerini yaptıklarını söylüyorlarmış. Milgram’ın vardığı sonuç: Sorumluluk duygusunun kaybolması otoriteye boyun eğişin en kapsamlı bir sonucudur. Otoriteye itaat sorumluluk duygusunu ve kendini denetlemeyi yok eder.

Ödül ve ceza ile eğitilen çocuklar büyüklerini mutlu edecek kabul edilebilir davranışları yapmayı, ceza almamak için mutsuz edecek, kabul edemeyecekleri  davranışları  yapmamayı   öğrenebilirler.  Bazı büyükler için bu istenen  bir durumdur. Ancak böyle çocuklar yeniliğe kapalı,  kendini yönetemeyen, başkalarının istediği gibi davranan, yaratıcılıktan yoksun büyükler olmaya adaydırlar. Çünkü değişip gelişmekten çok, uyumu öğrenirler.

Yeni bir şey denemektense, kendilerine ödül getirecek ya da cezadan koruyacak kalıplara uyarlar.
(Amarika’da tecavüze uğrayan küçük çocuklar üzerinde yapılan bir araştırmada tümünün otoriter ailelerde yetiştiği ortaya çıkmış. Çocuk büyüklere “hayır” demeyi öğrenmediği için bu kabul ediciliği tüm büyüklere transfer ediyor.)

Ödül ve cezanın çocuk üzerinde nörotik etkileri vardır. Ceza- ödül bir gün vardır, ertesi gün anababasının iyi yanına gelir yoktur. Bu çocuğu eğitemeyeceği gibi gerçekten ona çok büyük zararlar verir.

Yine bir deneyden söz edeceğim: Bir fareyi yaylı bir platforma koymuşlar, karşısında da iki minik kapı. Kapıların birinin üzerinde yeşil kare deseni var, diğerinde kırmızı bir üçgen. Fare kareli kapıya zıplatılıyor, kapı açılıyor, arkasındaki peynir fareciğin ödülü oluyor. Sonra kırmızı üçgenli kapıya zıplatılıyor, kapı açılmıyor ve çarpıp yere düşüyor. Bir iki zıplayıştan sonra kırmızı kapıya zıplamamayı öğreniyor. Çünkü orada ceza var.  Bu öğrenme gerçekleşince farenin tutarsızlıkta ne yapacağını görmek için renkli şekiller kapılara rast gele konuyor. Yeşil kareliden çıkmasına alışık olduğu peynir bazen çıkmıyor, bazen kırmızı üçgenli kapıdan çıkıyor vs. Farecik sterese girip pes ediyor ve  nörotik davranışlar göstermeye başlıyor.  Bir hafta sonra da zavallıcığın tüyleri dökülüyor. İşte böyle sevgili anneler babalar fazla söze gerek yok.

Bir de güç kullanmanın anababa üzerindeki etkilerine bakalım:

Güç Kullanmanın Bedeli
* Bir insan, başka birini denetimi altında tutmaya çalışınca  tepki almayı da beklemelidir.
* Denetim altında tutan, denetlediği kişilerin tehdidini sürekli olarak hisseder.
* Bir yerde baskı ile disiplin bir norm ise, isyan kaçınılmazdır. (Yöneten sertleşince yönetilen kurnazlaşır: Çin ata sözü)
* Güç, kullananın etkisini azaltır ve kullandığı kişiye karşı  yabancılaştırır, bu uzaklık etkiyi daha da azaltır.
* İşte bu nedenlerle :Güç, kendini yok eder.

Bırakın cezayı ödül için bile son sözü, hep ödül alan bir çocuğa bırakıyorum. İçimdeki Çocuk Dergi’sinden almıştım, 1. sınıf öğrencisi bir çocuğun yazdıkları:

Ödül – ceza kullanmadan, etkili iletişim becerilerini kullanarak körü körüne itaat eden değil; düşünen, sorgulayan, “ben de varım” diyen evlâtlar yetiştirmeniz dileğiyle…

Bir sonraki yazıda  “Değerler” konusuna değineceğim.

(Birsen Özkan yazılarından metin ya da resimlerden alıntı yaparken lütfen yazarın adını belirtiniz. Kaynak göstermeden alıntı yapmak 5846 sayılı fikir ve sanat eserleri yasasına göre suçtur.)