Tüm bu büyük koşturmaca…

Çok yorgunum. Hafızamı kaybetmiş gibiyim.

Çünkü bu hafta okulun ilk haftası. Deli gibi kırtasiyeye gidiyor, deli gibi birşeyler alıyoruz.

Anaokuluna başlayan kızım için verilen alınacaklar listesindeki bir çok  ‘nesneyi’ hala bulamadım.

Etrafa bir bakıyorum da.. Bir sürü emek, para.. Zihin zaman.. Canhıraş bir şekilde harcanıyor da harcanıyor. Zannedersiniz emek bedava, para bedava. Zihin bedava, zaman bedava.

İnanılmaz bir çark.

Öyle böyle değil. Herkesin çocuğu bu işin içinde. Adı eğitim öğretim olan işin içinde.

Peki ya ne için?

Bugün çocukların aldığı rengarenk defterlere, malzemelere, okuldan verilen kitaplara bakarken tüm bu büyük koşturmadan çıkan düzgün bir sonuç aradım. Bulamadım.

Bulaydım ki işte bunun için diyebileydim. Yıprandığımıza değiyor diyebileydim. Ama diyemedim.

Bir düşündüm. Sahiden ne sağlıyordu tüm bunlar?

Ne sevdiğin ilgi duyduğun alana yönlenmeni sağlıyordu ne de sevmesen bile bir alanda gelişmeni.. Ne iyi hissetmeni sağlıyordu ne hayata atılırken umutlu olmanı.. Ne geleceği garanti ediyordu ne parayı. Ne bilime ilgi duymanı sağlıyordu ne edebiyata. Ne dil öğretiyordu ne sanat. Ne dersleri sevmeni sağlıyordu ne de başka bir işe yarar şeyi sevmeni. Ne ahlak ve vicdan adına bir katkı yapıyordu ne de ahiret adına.

Bunların bazılarının çok çok az bir kısmı bir üniversiteye varılırsa gerçekleşiyordu sadece…

O zaman tüm bu büyük koşturmaca niyeydi? Sanki muazzam verimler alınıyormuş gibi bu kadar büyük çaba niyeydi?

Sanki sonunda her şey ele geçiyormuş gibi bu büyük umut niyeydi?

Hangi sonuç içindi?

???

Garibanlık psikolojisi

‘Aa hayır şeker yenmez, çok zararlı’ dedi yaşlı teyze. Böyle kızar gibi değil de yumuşak yumuşak. Hem de gayet kararlı şekilde.

Bir dükkandaki rengarenk şeker topları kutusuna elini uzatan kızımı tam ben de vazgeçirmeye çalışırken duyduğum bir cümleydi bu. Öncesinde eyvah yine ‘Alıver çocuğa ne olacak’ diyen biri diye korkmuştum.

Fakat teyze şaşırttı beni.

Aklıma şu soru takıldı tabi: Normalde çocuk mahrum kalacak diye bir psikolojiyle düşünürdü yaşlılar. Hep bir garibanlık psikolojisiyle bakarlardı. Çocuk yiyemeyecektir ve üzülecektir şeklinde.

Acaba bu teyzede neden garibanlık psikolojisi yoktu? Bilemezdim tabi…

Ama şunu yeniden hissetmiştim ki çok güzeldi bu psikolojiden özgürleşmek…

Bu garibanlık psikolojisi denilen şey maddi durumun iyileşmesiyle, standartların yükselmesiyle filan da geçmeyen bir şeydi..

Galiba insanın hayata bakışıyla ilgiliydi.

Bu psikolojiye göre insanın canını istediğini yapAMAMASI en büyük ‘zarar’dı. Gerçek zarar ve yararın ne olduğu pek önemli değildi.

Zararı faydayı mahrumiyet hissi belirliyordu. Canının çektiğini elde etmek mutlaka faydaydı. Mahrum kalmaksa mutlaka zarar kategorisindeydi.

Artık nasıl geçerdi bilmiyorum ama … Bu garibanlık psikolojisinden özgürleşmiş insan olmak lazımdı.

O teyzenin arkasından teşekkürle bakarken bunu düşündüm.

Bugün

‘Çocukla yeteri kadar ilgilenebilecek miyim?’ gibi cümlelerle bir sürü kaygısını sıraladı arkadaşım. İkinci çocuğu düşünmek için cesaret bulamıyordu kendinde. Bu gibi sorulara evet cevabı veremediği için.

Hemen herkesin endişesiydi bu. Yedirmek içirmek bir derece kolaydı çocuğu. Fakat ya ‘ilgilenmek’. Öyle çok şeyi içine alan bir kelimeydi ki bu..

Konu dönüp dolaşıp ‘insan bir sonrakini neden doğurur’a gelmişti. Birkaç arkadaş on dakikalığına birşeyler atıştırırken…

Kaygılı arkadaşa dedim ki:

Sanıyorum buradaki hiç kimse ‘Evet ben artık ikinci ya da üçüncü çocukla layığıyla ilgileneceğime eminim’ diyerek bir tane daha çocuk doğurmaya karar VERMEMİŞTİR.

Çocuk istemek, içgüdüsel birşeydir. Doğurmak istersin, içinden gelir.  Bir tane daha olmasını istediğini hissedersin.

Yoğun duygular yaşamasan bile, büyüdüğünde bize yaran olur, sonuncunun oyun arkadaşı olur, hem evimiz kalabalık şen şakrak olur gibi faydaları düşünürsün belki. Bu kadar basittir.’

‘Doğru’ dedi herkes. Devam ettim:

Ama zaman zaman hepimiz çok korkuyoruz elbette.. Özellikle zorluk yaşadığımızda.. Çocukla ilgilenmekte eksik kalışımızın içimizi hırpaladığı anlarda. Acizliğimizin dipsizliğini idrak ettiğimiz anlarda.. Kendimize çok yükleniyoruz. Bu çocukla daha şimdi böyle başa çıkamıyorum, ya ileride ya bir kaç yıl sonra ne yapacağım, bunca yıl nasıl ilgileneceğim diye bir endişe bir keder sarıyor..’

Yine herkesten bir onay.

‘İnsanı anlayan adam’ın sabrı geçmişe ve geleceğe dağıtma hastalığına dair harika bir ilacı var ya. Aslında insanın namaza dair sabır kuvvetini dağıttığı için, bugüne yetecek sabrının kalmadığını anlatıyor ya hani.

Hah işte bu çocukla ilgilenme mevzusunda da aynı tuzağa düşüyoruz galiba.

Geçmişte bize ağır gelen ilgilenme yüklerine dönüp dönüp bakarak sabrımızı geçmişe dağıtıp üzülürsek…

Gelecekte daha yıllarca ilgilenecek olma sorumluluğuna kafamızı ileriye uzatıp ikide bir bakarak, sabrımızın geri kalan kısmını da geleceğe dağıtıp endişelenirsek…

Bugün nasıl ayakta kalacağız? Hangi sabırla?

Halbuki geçmiş günlerin sıkıntısı gitmiş artık. Yapabildiklerimizin güzel sonuçları kalmış. Zahmetlerin sevabı kalmış. Yapamadıklarımızdan çıkardığımız dersler ve hatalarımızdan pişmanlığımız gibi verimler almışız. Bunlar bugüne dair umut verici kazanımlar.

Gelecek günlerin sıkıntısı ise daha gelmemiş. İki gün sonrasını görmenin garantisinin olmadığı şu hayatta iki sene üç sene sonrayı bugüne gelmiş gibi takıntılı şekilde düşünmek saçmalık.

Böyle korkular yaşadığında şöyle demeli insan kendine:

‘Bırak üç ay beş ay öncesini, dört sene beş sene sonrasını. Geçmişi ve geleceği de yüklenmeyi bırak.

Bugün 3 Ağustos 2017 mi? Evet. Ben bugün şu anda çocuğumun kalbiyle, ruhuyla, vicdanıyla, ahlakıyla ilgilenmek için ne yapabilirim? Ona nasıl daha halim selim nasıl daha anlayışlı olabilir, aynı zamanda onu her tür zarardan korumak için nasıl daha farkında ve kararlı olabilirim?

Yarın değil bir sene sonra değil bugün. Hemen.

Bazı kazanımları elde etmesi için onunla nasıl iletişim kurabilir, birlikte neler yapabilirim?

Bugün. Şimdi. Şu anda.’

Umutlu baktı herkes.

Arkadaşımın sorusuyla zihnime düşen cevap hem bana hem oradakilere iyi gelmişti.

Sabrı geçmişe ve geleceğe dağıtmamak, bugüne odaklanabilecek güç veriyordu.

Üstelik geçmiş ve gelecekle alakasını kesemeyen yanımıza da iyi geliyordu.

Çünkü bugün, dünün geleceğiydi. Yarının geçmişi olacaktı.

Bugünle dikkatle ilgilendiğimizde aslında geçmişle ve gelecekle de hiç olmadığı kadar ilgilenmiş oluyorduk.

Evetçi ya da hayırcı değilim

Bugünlerde evetçi ya da hayırcı olmak diye birşey var.

Evetçilerin yanında ‘ama Erdoğan’ın da şu şu hataları var’ dersen ya da ‘yeni anayasanın da şu şu açıkları var’ dersen, söyledikleriniz hakkında hiç birşey demiyor sadece şu korkuyla yüzünüze bakıyor ve soruyorlar: ‘Yoksa sen de hayırcı mısın?’

Etrafımda hayırcı pek fazla insan yok ama öyle bir ortamda yaşasaydım onlara da ‘ama bakın yeni anayasanın şu şu güzellikleri var’ deseydim ya da ‘Erdoğan’ın bu vatana şu kadar faydası dokundu, on sene önce bu metrolar, bu yaşam koşulları, sağlıkta hizmet sektöründe bu kolaylıklar var mıydı?’ deseydim sanırım hemen şöyle derlerdi: ‘Yoksa sen de evetçi misin?’

Bu insanları gıcık etmek gibi bir niyetim yok elbette. Ama yani çok fazla kaptırmışsınız kendinizi sadedinde birşeyler demeye çalışmak bile büyük cesaret istiyor. Ben evetçi arkadaşlarımın yanında istediğim gibi konuşabiliyorum. Ama hayırcıların yanında böyle konuşmak ne kadar mümkün olurdu onu bilemiyorum tabi. Deneme imkanım olmadı.

Sen necisin derseniz, Allah’ın ‘gerçekçi’ olmaya çalışan bir kuluyum.

Oyum evet olacak ama evetçi değilim. Evete o kadar büyük anlam yüklemiyorum. Ölüm kalım meselesi gibi bakmıyorum.

Yeni anayasa öyle ahım şahım birşey değil ama eskisi gibi tıkanıklık oluşturmayacak diye düşünerek evet oyu vereceğim. Halkın seçmediği bir zümrenin oligarşisini, halkın seçtiği bir tek adama kıyasla inanılmaz derin, örtülü ve sinsi bir tehdit olarak gördüğüm için evet oyu vereceğim.

Zaten konu siyaset olunca tercihler ‘kötünün iyisi’ mantığıyla yapılmıyor mu? Mükemmel olan ya da bir sürü arızalı ve hatalı yanı olmayan hangi anayasa var, hangi parti var, hangi şahıs var?

Ak partinin ve Erdoğan’ın çok kızdığım elli tane siyasetini alt alta detaylı sıralayabilirim. Ama onlar gittikten sonra bu milletin başına, onlardan kat kat fazla hatalı ve onların yaptığı büyük hizmeti asla yapmayacak olanların geleceğini düşündüğüm için, tercihim şimdilik onlardan yana.

Herkes de kendi tercihini kötünün iyisi olarak değerlendirebilmeydi bence.

Ama işlerin bu kadar ‘muhalif seçeneğe kafayı yercesine düşmanlık’ üzerinden yürüdüğü bir düzlemde bu değerlendirme imkansızlaşıyor. En önemli vurgu, diğerlerinin kötülüğüne oluyor.  Evetin de hayırın da anlamı radikalleşiyor.

Ha derseniz ki batı bizim düşmanımız ve batı da hayır’a çok anlam yüklüyor.. Derim ki batının herşeyden önce değerlerine düşman olmamız lazım.

Onların çürümüş zihniyetlerinin en başında da ‘güce aşırı değer atfetmek’ var. Hayatı yenmek ve hakim olmak üzerinden tanımlamak var.

‘Gücü elinde tutan tarafta değilsen senin geleceğin çok karanlık’ gözüyle bakmak var. Yalnızlık hissi var var. Bunalım var.

Yani kendini sadece hakim olunca iyi hissettiğin bir hayat, batılı kafanın en iyi zannettiği hayat. Güce endeksli, zavallı anlamsız bir hayat..

Bizse ahirete inanıyoruz. Hayatı buradan ibaret görmüyoruz. Burayı gözümüzde o kadar büyütmüyoruz.

Bizim hayatımız ve geleceğimiz, güç bizde olsa da olmasa da çok aydınlık. ‘Ancak güçlü olunca haklı olunan’ bir hayatı asla beğenmiyoruz. Yüceltmiyoruz. Güçsüze haksız gözüyle de bakmıyoruz.

Hakkı söyleyerek güçlü olunan bir hayatın yaşamaya değer olduğuna inanıyoruz. Biz bu yolda gideriz, Rabbim dilerse hakim eder dilerse etmez.

O yüzden kimseyi, ne bir zümreyi ne bir partiyi, ne eveti ne hayırı gözümüzde o kadar büyütmüyoruz. Ve bu hakkı söylemekten asla çekinmiyoruz.

Tüm kusurlardan münezzeh olarak göreceğimiz merci hiç bir şahıs, tercih, parti ya da taraftarlık biçimi olamaz.

Siyasî güç bugün onda olur yarın ötekinde.

Bebek annenin karnında henüz bir fasulye tanesi gibiyken kalbini pıt pıt attırmaya başlayan gücün zamanı ise asla geçmez.

Biz o güce aitiz, o güce güvenerek var kalabiliriz.

Bir gezegenin yörüngesini de, minicik çocuğumuzun kalbini ve kirpiklerini de, bir çiçeğin detaylarını da var eden kusursuz merciye yöneltiyoruz tüm derin hislerimizi ve heyecanımızı.