Muhtaç olduğun kudret

Bu yıl ortaokul 5.sınıfa başlayan kızımın matematik öğretmeni defterin başına İstiklal Marşı ve Gençliğe hitabeyi yapıştırmalarını istemiş. Matematik öğremeni? Deftere? Bu metinler zaten tüm ders kitaplarının başında varken?

Herhalde bilinçlenmenizi istiyor öğretmenin çocuğum dedim. Gel ben de seni bilinçlendireyim.

7. sınıf olan oğlum da yanımızda.

İstiklal marşı güzel de ey Türk gençliğinin sonunda’Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur’ cümlesi nedir çocuklar?

Siz bu dünyada Kürt, Çerkez, Ermeni, Arap, Yunan falan olarak gelmiş olsaydınız bu cümleyi görünce üzülmez miydiniz?

Türklerin kanını akıtınca asillik mi çıkıyor içinden? Kudret mı akıyor? Bu nasıl bir kafa, nasıl bir mantık?

Başka ırkların kanında o asillik yok mu?

Herkesin kanı aynıdır değil mi çocuklar? İçinde bazı maddeler vardır. Hemoglobin falan. Onların miktarı farklı olur sadece değil mi?

Oğlum söze karıştı. ‘Bir de grubu farklı oluyor. A RH pozitif falan.’

‘Evet aynen öyle oğlum. Onun dışında hiç bir fark yok.’

TEOG ve çocukların duyguları

Bir anne ve bir veli olarak, TEOG’un kalkmasıyla ilgili sonuçlara çocukların duyguları açısından bakmak istiyorum:

  • Çocuklar, mesela benim oğlum boşluğa düşmüş gibi oldu. Aslınde henüz 7. sınıf ama bu seneden çalışmaya başlayacaktı. Önünde TEOG başarısı diye zayıf da olsa bir amaç vardı, testler çözülecekti, konular devrilecekti. Şimdi bir amaçsızlık çıktı ortaya.

    Ben de kara kara düşünmeye başladım. Bu çocuğa bir amaç bulmalıyız yoksa yine sıkıntısını etrafa yayacak diye. Ki bizim oğlan dışarıda çok zaman geçiren, bilgisayar oyunu oynamayan, hobi olarak ara sıra marangozda çalışan bir çocuk. Ama peşinden koştuğuna değeceğini düşündüğü bir hedef belirleyememek herkes gibi çocukların da sıkıntısı.

  • İnanılmaz bir rahatlama da oldu çocuklarda. Elbette ki benim gibi çocuğunun hiç bir sınav notundan haberi olmayan, okulun önünden geçmeyen veliler için bile TEOG’a hazırlanma süreci çok stresli bir süreç olacaktı.  Çocukla ilişkimizi etkileyecekti.

    Şu koca ülkedeki yaşıtın olan bütün çocuklarla kıyaslanacak olmanın yükü öyle böyle bir yük değil. Bunu yük edinen için çok ama çok fazla.  Hele ki anne babaların herşeyi bu kadar abarttığı bir sosyolojideki 14 yaşında bir çocuk için taşınamaz bir yük.

  • Çocukların duygularını en çok etkileyecek olan faktör elbette ki adalet ya da adaletsizlik. Sınav olmazsa nasıl yerleşilecek liselere? Hakkının yendiğini düşünmesi çocukların bütün eğitim hayatındaki şevkini kırabilir.

    Bizim okulda (İst. Ünv. Sosyoloji) bana göre yata yata geçilecek dersleri bile almıyım geçemem diyerek sonraki yıla bırakan gençler çok. Belki de yapabilecekleri halde yapmak istemiyorlar bilemiyorum, hayata bakışları öyle. Hayatlarında derse ayırmak istedikleri yer az. Bir de tıp ve mühendislik okuyan, matematiğin biyolojinin içine kafasını gömerek yıllarını geçirebilen ve hepsinin hakkından gelen gençler var.Şimdi biz bu çocukları doğru bir şekilde ayırma işlemine tabi tutmazsak her iki gruba da haksızlık yapmış olmaz mıyız? Her okulun kendi sınavının olması da çok karışık ve şaibeli bir iş gibi.

    Bizim zamanımızda (doksanlar) Anadolu lisesi sınavları ilkokulda olurdu. O zaman çocuklar bu kadar stres olmuyordu belki yaşları küçük olduğu için. Ya da belki henüz dersler çok detaylanmadığı için. Sınavın orta son yerine ilkokul son sınıfta yapılması belki daha iyi bir çözüm olabilir. Liselerin eskiden olduğu gibi orta kısımları da olur.

    Hem 10 yaş civarı, anne baba çocuk ilişkilerinin de bozulmaması adına daha müsait bir süreç olabilir. 10 yaş çocuğuna 14 yaş çocuğunuza olduğundan çok daha nazik ve şefkatli davranıyorsunuz orası kesin.

    14 yaş çok zor bir yaş. Anne babayla sürtüşmelerin iletişim sorunlarının tavan yaptığı bir dönem. Sınav da üstüne yangının körüğü olmamalı. Kavgaların ve sevgisizliğin en büyük sebebi de olmamalı.

Tüm bu büyük koşturmaca…

Çok yorgunum. Hafızamı kaybetmiş gibiyim.

Çünkü bu hafta okulun ilk haftası. Deli gibi kırtasiyeye gidiyor, deli gibi birşeyler alıyoruz.

Anaokuluna başlayan kızım için verilen alınacaklar listesindeki bir çok  ‘nesneyi’ hala bulamadım.

Etrafa bir bakıyorum da.. Bir sürü emek, para.. Zihin zaman.. Canhıraş bir şekilde harcanıyor da harcanıyor. Zannedersiniz emek bedava, para bedava. Zihin bedava, zaman bedava.

İnanılmaz bir çark.

Öyle böyle değil. Herkesin çocuğu bu işin içinde. Adı eğitim öğretim olan işin içinde.

Peki ya ne için?

Bugün çocukların aldığı rengarenk defterlere, malzemelere, okuldan verilen kitaplara bakarken tüm bu büyük koşturmadan çıkan düzgün bir sonuç aradım. Bulamadım.

Bulaydım ki işte bunun için diyebileydim. Yıprandığımıza değiyor diyebileydim. Ama diyemedim.

Bir düşündüm. Sahiden ne sağlıyordu tüm bunlar?

Ne sevdiğin ilgi duyduğun alana yönlenmeni sağlıyordu ne de sevmesen bile bir alanda gelişmeni.. Ne iyi hissetmeni sağlıyordu ne hayata atılırken umutlu olmanı.. Ne geleceği garanti ediyordu ne parayı. Ne bilime ilgi duymanı sağlıyordu ne edebiyata. Ne dil öğretiyordu ne sanat. Ne dersleri sevmeni sağlıyordu ne de başka bir işe yarar şeyi sevmeni. Ne ahlak ve vicdan adına bir katkı yapıyordu ne de ahiret adına.

Bunların bazılarının çok çok az bir kısmı bir üniversiteye varılırsa gerçekleşiyordu sadece…

O zaman tüm bu büyük koşturmaca niyeydi? Sanki muazzam verimler alınıyormuş gibi bu kadar büyük çaba niyeydi?

Sanki sonunda her şey ele geçiyormuş gibi bu büyük umut niyeydi?

Hangi sonuç içindi?

???

Garibanlık psikolojisi

‘Aa hayır şeker yenmez, çok zararlı’ dedi yaşlı teyze. Böyle kızar gibi değil de yumuşak yumuşak. Hem de gayet kararlı şekilde.

Bir dükkandaki rengarenk şeker topları kutusuna elini uzatan kızımı tam ben de vazgeçirmeye çalışırken duyduğum bir cümleydi bu. Öncesinde eyvah yine ‘Alıver çocuğa ne olacak’ diyen biri diye korkmuştum.

Fakat teyze şaşırttı beni.

Aklıma şu soru takıldı tabi: Normalde çocuk mahrum kalacak diye bir psikolojiyle düşünürdü yaşlılar. Hep bir garibanlık psikolojisiyle bakarlardı. Çocuk yiyemeyecektir ve üzülecektir şeklinde.

Acaba bu teyzede neden garibanlık psikolojisi yoktu? Bilemezdim tabi…

Ama şunu yeniden hissetmiştim ki çok güzeldi bu psikolojiden özgürleşmek…

Bu garibanlık psikolojisi denilen şey maddi durumun iyileşmesiyle, standartların yükselmesiyle filan da geçmeyen bir şeydi..

Galiba insanın hayata bakışıyla ilgiliydi.

Bu psikolojiye göre insanın canını istediğini yapAMAMASI en büyük ‘zarar’dı. Gerçek zarar ve yararın ne olduğu pek önemli değildi.

Zararı faydayı mahrumiyet hissi belirliyordu. Canının çektiğini elde etmek mutlaka faydaydı. Mahrum kalmaksa mutlaka zarar kategorisindeydi.

Artık nasıl geçerdi bilmiyorum ama … Bu garibanlık psikolojisinden özgürleşmiş insan olmak lazımdı.

O teyzenin arkasından teşekkürle bakarken bunu düşündüm.