DIŞ DÜNYA, İÇ DÜNYA

Bilal’in gücü

Siyahî sahabe Bilal-i Habeşi yaşadığı dönemin elitlerine başkaldırma cesaretini nereden bulmuştu diye sorsak cevabınız ne olur? Ezbere verilen cevapları kabul etmiyoruz.

Bir düşünelim. Yeni dinin söylediği cümleler şüphesiz paha biçilmezdi. Mümin olan herkesin hak ve özgürlükler bakımından eşit olduğuna dair önermeler örneğin.

Bilal-i Habeşi’nin ‘Kölelik kabul edilemez, birilerinin diğerlerinden aşağı olması yanlış’ şeklinde bir duygusu vardı muhakkak. İnsan oluşunun köklerinde.

‘Beyazın siyaha üstünlüğü yoktur’ şeklindeki cümlelerin etkileyiciliği de tartışılmaz.

Fakat kendisine işkence yapılırken, çöl sıcağında göğsüne kıyamet kadar kaya konulduğunda ‘beyazın siyaha üstünlüğü yoktur’ diye haykırdığını görmüyoruz. Gücünü bu cümlenin anlamından almıyor. Ya da seninle ben eşitim demiyor başında kuduran müşriğe. Derdi onunla eşit olabiliyor olup kompleksini yenmek filan değil.

Bunlar küçük şeyler onun bulduğu büyüklük yanında.

Bunlar yeni dinin sosyal hayata getirdiği sonuçlardan sadece bazılarıydı.

Bilal-i Habeşi taşın acısını hissettiğinde Ehad diyordu. Canı çıkacak gibi olduğunda La ilahe illallah diyordu. Onun kalbinde gündem olmuş büyük gerçeklik buydu. Ehad derken, herkesi ve beni ayrı ayrı, tek tek gören duyan, şu an benden habersiz olmayan Allah diye biliyordu Allah’ı. Allah’ı o ismiyle tanımak ona güç veriyordu.

Tüm insanların eşit olduğuna dair inanç da, bir varsayımdan ya da ütopik bir hayalden değil, ya da kendisine yapılan haksızlıklara tepkiselliğinden değil, böyle bir ‘hiç bir insanı diğerinden kayırmayan’ bir gücün varlığından beslendiği için gerçek bir inanca dönüşüyordu.

Tüm bunları kendimce çok önemli gördüğüm bir durumun altını çizmek için vurguladım.

Bugünlerde sosyal medyada (belki de tüm dünyada) adaletin iyi bir şey olduğundan ya da adaletsizliğin çok kötü bir şey olduğundan söz etmenin, adaleti getirebileceğine dair bir, kültür mü denilir iletişim biçimi mi denilir, öyle bir şey yaygınlaşıyor. Bir 21. yüzyıl simülasyonu.

Evet adaletsizlikler karşısında ses yükseltmek çok yüksek bir erdem, evet cesur insanların işi (ki en çok biz yükseltmeliyiz çünkü dünya çapında en büyük adaletsizlikler Müslümanlara yapılıyor)… Ama son tahlilde Bilal-i Habeşi’nin güç aldığı yerden güç almaya çok uzaksak, yaptıklarımızın adaleti getirme etkisi de o kadar az oluyor.

Sosyal adalete, eşitliğe, ahlaka dair söylemler günümüz insanının her yerinden taşıyor fakat pratikte maaşın bir gıdım azalmasından, hayat standartlarının birazcık gerilemesinden korkmanın oluşturduğu güçten daha büyük bir güç kalplerde var mı diye sorarsak, yanıtlar pek iç açıcı değil.

Bilal-i Habeşi’nin ve diğer sahabelerin kalbi bir Allah’ın varlığından haberdar olmanın heyecanıyla çarpıyordu ve O’nu tanımak hayatlarında öyle devrimler yapmalarına neden oluyordu ki, dışarıdan bakan delirmiş bunlar diyebiliyordu. Öyle gözleri kararıyordu.

Ders yaptığımız gruplarda ‘insanın bu dünyaya gelme gayesi Allah’ı tanımak’ dediğimde çoğunlukla gözlerde bir pırıltı oluşmuyor. (Bir kere tanımanın ne olduğuna, nasıl olacağına ve ne kazandıracağına bile zihnen öyle uzak düşmüşüz ki, sadece bunun üzerine kaç ders saatlerce konuşmak gerekiyor.) Ama İslam’ın dünyaya adaleti ve bilmem hangi güzel şeyi nasıl getireceğine dair bir şeyler söyleyince ise genelde bir heyecan oluşuyor. İyi de Allah’ı tanımadan, imanla bambaşka bir enerjiye kavuşmadan ve kendimizi tüm duyguları doymuş bir insan olarak hissetmeden bunlar nasıl gerçek olacak acaba?

Bilal’i Habeşi’nin “Ehad”ini hiç hayal etmeden, hem realiteleri daha iyi okumayı hem gözü kara davranmayı göze aldıran o varoluşsal tadı almadan nasıl bu kadar çok sonucun ortaya çıkabileceğini bekliyoruz acaba?

Bedir’de müslümanların sloganını ‘Ehadün Ehad’ olarak belirleyen Resülün (ASM) dünyanın dışına getirdiği güzelliklerin, insanların içine getirdiği bir güzelliğin sonucu olarak ortaya çıktığını hiç ama hiç hesaba katmadan, iç dünyada yaşanan o güzelliğe özlem çekmeden ortaya çıkmasını umduğumuz şey nedir acaba?