ANNELİK, KADIN annelik, ebeveyn kitapları, kitap, yorgun annelik

Bilgi Toplumunda Annelik

Dün rastladığım bir instagram gönderisinde anneliğinin altında ezilen annelerden söz ediliyordu:

 

Bu gönderiyi Instagram’da gör

 

Genç kadın, ilk bebeğini kucağına alır almaz, kocaman bir sorumluluk yükünü de sırtlandı omuzlarına. Zihninde “iyi bir anne” prototipi vardı. Annesi gibi olmayacak, falancaya benzemeyecekti. Her bir reddedişin ardından bir kabul gerekliydi. Zira tabiat boşluk kabul etmiyordu. İşte tam bu sırada pedagoglar ve bir dünya dolusu kitap yetişti kadının imdadına. Okudu, okudu, okudu. Evet öyle davranırsa böyle olur, böyle davranırsa şöyle olurdu. Bir matematik çizelgesi astı buzdolabının üzerine. 2+2=4 yazdı. Gönlü ferah, içi rahattı. Her şeyi çocuk olmuştu kadının, “annelik” dışındaki bütün rollerini üzerinden hışımla çıkarıp atmış ve yeni kisvesine sımsıkı tutunmuştu. Erkeğin efendiliğini reddeden modern kadına yeni bir efendi gerekiyordu. O da çocuk oldu. Sadece kendisinin emre amade olması yetmiyordu. Eşinin de bu konuda çok ciddi desteği gerekiyordu. Kitaplar okumalı, bloglar takip etmeli ve uygulama konusunda titiz olmalıydı. İlk şiddetli tartışmalar işte bu sebepten yaşandı. Çocukla iletişimi her açıdan mercek altında tutulan ve daima müdahale gören baba, kendisi olma konusunda cesareti kırılmış, uzman sopalı anne elinde bir kuklaya dönüşmüştü. “Şimdi ne demeliyim hayatım?” diye sordu adam. Evet öğreniyordu. Şu akrabalar, komşular nasıl da çocuğa duyarsız insanlardı. Çocuk o an misafirlikte mutfak tezgahına çıkmış, çay bardaklarını üst üste dizerek muhteşem bir buluş üzerinde çalışıyordu. “Hayır, hayır mutfak tezgahına çıkılmaz” demek de neyin nesiydi? Hele yatak odasındaki çekmecelere izin verilmiyor diye bilhassa inat ediyordu halasına. Ne olacaktı girip bi dağıtıverse, çocuğun ısrarı da ortadan kalkacaktı. “Çok yüz veriyorsun” denildi anneye. Anne herkese döndü yüzünü. O ne zorluklara katlanıyordu. O nasıl ömrünü ayaklar altına sermişti. İnsanlar neden görmüyordu, kimse takdir etmiyordu. Onlar gibi çocuk büyütmeye ne vardı, tak fişini televizyona, tamamdı. . . 👉 Devamı yorumlarda 👉👉

Ummu Reyhane (@ummureyhane1)’in paylaştığı bir gönderi ()

‘Ah ne kadar da bir zamanlarki halimi anlatıyor bu satırlar’ diye düşündüm. Katıldığım gözlemler içeriyordu.

Günün ilerleyen saatlerinde de şu gönderiye rastladım, mevzuya diğerinden farklı bakıyordu:

 

Bu gönderiyi Instagram’da gör

 

Son zamanlarda annelik dili üzerinden okumanın ne kadar gereksiz, yorucu ve iç güdüden uzaklaştırıcı olduğuna dair yazılar okuyorum. Her birini kitaplara çok şey borçlu biri olarak çok üzülerek okuyorum aynı zamanda. Birincisi hep söylerim; Elbette kitaplarla çocuk büyütülmez, zira insan kitaplarla kendini büyütür . İkincisi bu neredeyse kutsamaya başladığımız “ iç güdü” dediğimiz şey madem şaşmaz bir pusula, aynı pusula neden diğer ilişkilerimizde işimizi bu kadar kolaylaştırmıyor. Evlilikte kimse iç güdüsüne güvenmiyor ama söz konusu annelik olunca maşallah iç güdüler bir radar hükmünde 🥰 Son zamanlarda her yükü başkasına yıkmak gibi kolaycılıklar olmaya başladı. Çocuk kötü davranışları hep başkasından öğreniyor, çocuğa hep babalar/ babanneler yüz veriyor, kitaplar ve insanlar insanı dengesiz yapıyor. . İşte temel meselemiz burası, okuduklarının, dinlediklerinin sorumluluğunu almadan okursa ya da uzmana giderse bir insan, elbet her şey birbirine karışır. Hiç bir cümle üzerinde günlerce düşünme, emek verme sonra da hep kitapların suçu de 🙂 Yapmayın lütfen … Biliyorum bazen o cümleleri okumak daha rahatlatıcı, ama tek derdimiz hizaya çekilmiş bir çocuksa bunu kitaplar ve uzmanlar yapsın istiyorsan da şiddet çözsün istiyorsan da sonuç değişmez ki… Ayrıca değişimin konforlu bir şey olduğunu kim söylüyor ki 🙂 Nasıl bir anne olmak istediğini hiç düşünmemiş biri elbette hep başkalarını suçlar. Ama kitaplar da suçlanmaya başlanmışsa, yapmayın diyelim lütfen…

Tuğba Akbey İNAN (@tugbaakbeyinan)’in paylaştığı bir gönderi ()

Bu satırlara da, kitaplara alternatif olarak içgüdüyü göstermenin doğru olmayışı açısından katıldım.

Bizler, ülkemizde doksanlarda başlayan bilgi toplumuna dönüşme şokunu hala yaşayanlarız. İnsanlık üç büyük şok yaşamış, önce tarım toplumuna geçişle, sonra sanayi toplumuna geçişle, şimdi de bilgi toplumuna geçişle. Toplumsal şoklar anlık olmuyor ve etkileri de öyle.

Böyle bir toplumda birşeyin doğrusu nedir, eğrisi hangisidir bilmek ve dahi bilmek istemek kadar normal bir beklenti olamaz. Nasıl bir davranış hangi sonucu verir bilgisi de, hikmet ilmine dahildir esasen. Nacizane bugün baktığım yerden kitaplara atfettiğim anlam bu.

Ama kitapları okurken bir zihniyet değişikliği yaşıyoruz, hatta bir nevi itikat değişikliği. Travmamız burada.

Çocuk eğitimi ile ilgili bir kitabı yazan kişi hayatı nasıl algılıyorsa, size de aynı bakış açısıyla aktarıyor. Allah’ın adının pek geçmediği, herşeyi idare edenin O olmadığı, bir yetişkinin ve bir çocuğun yaşadıklarında insanın kulluğuyla ilgili kazanımların aranmadığı bir dünyadan bakılıyor çoğunlukla. Bu durumu sadece yabancı yazarlarda değil bildiğiniz dindar profilli eğitimcilerin kitaplarında da gözleyebiliyoruz çok rahatlıkla.

İnsan yaşamındaki bazen dehşet verici olabilen deneyimlerin (Yusuf kıssasına selam), kendisini yaratanın görüşü, bilgisi ve rahmeti dahilinde gerçekleştiği gibi bir bakış açısından da fersah fersah uzak bakıyor bu kitaplar.

Eskilerin zahirperest dediği, kötü görüneni kötü iyi görüneni iyi yorumlayan, perdenin arkasına bakmayan, dahası perdenin arkasının varlığıyla ilgilenmeyen bir konumda görünüyorlar.

Daha da temelde, insan yaşamından çıkacak sonuçları kendini yaratanı tanımak, O’na ayna olmak olarak değerlendirmiyorlar da o kişinin kendisine bakan sonuçlar olarak değerlendiriyorlar. O zaman o kişiyi üzen, ona hayatı boyunca sorun olan herşey kötü, onu mutlu eden herşey iyi olmuş oluyor.

Sorunlar, üzenler kötüyse, onlara sebep olan tüm olaylar, şartlar, geçmiş çocukluk deneyimleri aklınıza ne gelirse hepsi de kötü kötü kötü oluyor.

Yine eskilerin esbapperestlik dediği, her kötü sonuçta ona sebep olan faktörü sorumlu tutan ve aşağılayan, her iyi durumda ona sebep olan etkene hayran olup fazla tesir veren bir yerden bakıyorlar.

‘Çocuğunuza şöyle davranırsanız böyle olur’ gibi cümlelerin işte böyle bir inançla kurulması sorunlu geliyor. İnsanı böyle bir sebep sonuç döngüsü içinde yapayalnız ele alarak yani.

‘Allah kim ki, biz varız sorunlarımız var çocuklarımız var onlara karşı sorumluluklarımız var, yapabildiklerimiz var yapamadıklarımız var, başarma tutkularımız var, acılarımız var, hikayelerimiz var, sürekli birbirine sebep olan durumlar var; rahmet yok, hikmet yok, düşünülmemiz ve görülmemiz yok, bizimle ilgilenen yok, nice derdi gelişimimiz için veren yok, aslında tüm bunları sadece ve sadece O’nun için yaşadığımız Biri yok, o çok önem atfedip ilahlık mertebesine yükselttiğimiz sebepleri elinde tutan yok, tüm insanların kalp ve ruhlarına zamandan mekandan münezzeh olarak her an müteveccih olan yok’ gibi zanlarla ve duygularla yaşayabiliyoruz.

Nice kişisel gelişim kitabı ya da çocuk eğitim kitabının bizde böyle duygular oluşturan bir bilgi bombardımanı yaşattığı bir gerçek. Bilgiyi ele alırken baktıkları yerden biz de zaman içinde bakmaya başlıyoruz.

Nacizane fikrim bilgiyi yermek yerine, bilgiyi ele alma biçimimizi değiştirmeliyiz. Ne cahillik iyi ne de esbapperestlik.

Bu değişimi gerçekleştirebilirsek, ilmi, veriyi, istatistiği, araştırmayı amaç değil araç olarak kullanabiliriz. Çünkü esbapperestlikte, bilgi sizin hayatınızı güzelleştirmiyor oluyor (zira uygulayamıyorsunuz) halbuki o bilgiyi öğrenmekten çok zevk alıyorsunuz. Bilgi size kurtarıcılık yapacak başlıca sebep gibi tarafınızdan pohpohlanır ve kendine hayran bırakırken bir türlü de bu misyonunu gerçekleştiremeyen garip bir meta haline geliyor. İnsanı da zavallı durumuna düşürüyor.

Bu bilgi açmazını aşmak için tek çıkış, yaşadığımız varlık dünyasının bize ilettiği başlıca bilgiyi gözden kaçırmamak hatta tümüyle oradan kuvvet almak. Hem Anneyim Hem İnsan’da anlatmaya çalıştığım tam olarak buydu.

Annelik buhranlarım sırasındaki en büyük farkındalığım da, o değerli bilgi olmazsa diğerlerinin de güme gittiği olmuştu.

Bizi bir yaratan var ve biz tüm varlığımızla sadece ve sadece O’nun amaçlarını gerçekleştiriyoruz. Kuran’ın ve varlık dünyasının elbirliğiyle ispat ettiği gerçek bilgi bu. Ama biz bu bilgiyi kalbimizle ve ruhumuzla bilmekten uzaklaştıkça ezber ve taklit kategorisinde yaşıyoruz.

Varlık dünyasını, bir sineğin kanadından başlayıp insan davranışlarının inceliklerine kadar, o bilgiyi ispat eder ve hakiki imana dönüştürür şekilde incelesek öyle güzel olacak ki…

Herşeyde O’nu gören, O’nu gösteren, O’nun varlığına nasıl ayna olduğumuzu açıklayan bir bakış açısıyla bilgi biriktireceğiz. Karşımıza çıkan her bilgiyi, o bakış açısıyla, o ayakları yere basan duygularla içeri buyur edebileceğiz.