Bize batı düşmanlığı lazım dediğim yazıdan rahatsız olanlar oldu.

O yazıyı, batıya hayranlık değil düşmanlık beslemek lazım sadedinde yazmıştım. Ki o düşmanlık da kazma kürekle saldırmak, nefret dolu bakmak, selamı sabahı kesmek demek değildir. En basitinden düşmanlık kavramının zıddı sevmek olduğuna göre, kalpten sevmemek ya da hayran olmamak demektir.

Düşmanlık kavramını da zalim batıdan öğrenen bizler, düşmana zulüm edilir ya da her zaman kötülük yapılır sanıyoruz. İnsan yerine konmaz sanıyoruz.

Fatih Sultan Mehmet’in, haksız yere elini kestirdiği gayr-ı müslim Rum mimarın açtığı davada yargılanırken, oturmasına bile izin verilmediğini, tıpkı hasmı gibi ayakta yargılandığını ve neticede elinin kesilmesine karar verildiğini bilmiyor gibi davranıyoruz. Ya da gerçekten bilmiyoruz.

Hz. Peygamber’in bir Yahudi cenazesi geçerken neden ayağa kalktığını, Çanakkale savaşında askerlerimizin ateşkes yapıldığında düşmanla nasıl futbol oynadığını anlamakta zorlanıyoruz.

Allah’ın bizden istediği düşmanlık bile böyle birşey. Seninle savaşmayanla, haklarına tecavüz etmeyenle sosyal ilişkilerini görünüşte iyi tutarsın, ki insanın sosyal hayatta böyle pozitif yaşaması herşeyden önce kendi akıl ve ruh sağlığı için lazım olduğundan, Allah’ın bu sınırları çok hikmetlidir.

Fakat düşmanı gerçekten sevmez ve güvenmezsin. Hayran olmak ise şöyle dursun. Hele ki ahiret saadetine talip imanlı insanları küçük görüp, imanlı olmayanları medeniyetlerinden dolayı yüceltme gibi bir garabete asla yanaşmaz kalbin.

Herneyse, bu yazıya batıya düşmanlık beslenmesini büyük zalimlik olarak görenlere cevap sadedinde değil, müminlere saldırmayı ve düşmanlık beslemeyi zalimlik olarak görmeyen müminlere, dost ikazı yapabilmek amacıyla başladım, oraya gelelim.

İsimlerini vermeyeceğim, ilme edebe takvaya dair kitapları olan bir blog yazarı hanımın, insanlara çok faydası dokunan ilimli edepli bir yazar hanıma çok çirkin bir üslupla saldırması üzerine yazıyorum.

Üstad Bediüzzaman, hangi cemaatten hangi görüşten olursa olsun herkesin muhakkak okuması gerektiğini her geçen gün daha iyi anladığımız Uhuvvet(Kardeşlik) risalesinde diyor ki:

Ey mü’mine kin ve adâvet besleyen insafsız adam! Nasıl ki, sen bir gemide veya bir hanede bulunsan, seninle beraber dokuz mâsum ile bir câni var. O gemiyi gark ve o haneyi ihrak etmeye çalışan bir adamın ne derece zulmettiğini bilirsin. Ve zalimliğini, semâvâta işittirecek derecede bağıracaksın. Hattâ birtek mâsum, dokuz câni olsa, yine o gemi hiçbir kanun-u adaletle batırılmaz.

Aynen öyle de, sen, bir hane-i Rabbâniye ve bir sefine-i İlâhiye olan bir mü’minin vücudunda, iman ve İslâmiyet ve komşuluk gibi, dokuz değil, belki yirmi sıfat-ı mâsume varken, sana muzır olan ve hoşuna gitmeyen bir câni sıfatı yüzünden ona kin ve adâvet bağlamakla o hane-i mâneviye-i vücudun mânen gark ve ihrakına, tahrip ve batmasına teşebbüs veya arzu etmen, onun gibi şenî ve gaddar bir zulümdür.

Yani diyor ki, bir gemide 9 masum bir cani olsa, o gemi bir cani ölsün diye batırılır mı?

Ya o 9 masuma ne olacak?

Aynen öyle de, bir müminin vücudunda 9 değil, iman, İslamiyet gibi gayet büyük 20 tane masum sıfat varken, onun bir muzır sıfatı yüzünden o mümini herşeyiyle karalamak, ona kin ve adevet beslemek insafa ve imana sığar mı?

Bir insanı bir iki kötü sıfatından dolayı tamamen kötü saymak, bir caninin bulunduğu gemiyi masumlara rağmen batırmak gibi büyük zulüm olmaz mı?

Olur elbette, hem de katmerlisinden.

Aslında bakıyorum birbirine saldıranların sebebi, karşı tarafta bir ahlak olarak kötü sıfat görmesi bile değil çoğu kez fikir ayrılığı, yol farkı meşrep farkı falan.

Esas meselelerde hepimiz aynı çizgideyiz zaten, detay konulardaki fikir ayrılıklarını meseleleri biraz daha derinlemesine görmemizi sağlayacak münazara sebepleri olarak mı görmeliyiz, saldırma sebebi olarak mı?

Birbirimizi yanlışlamak için mi dinlemeliyiz, o da meseleye bu açıdan bakıyor demek ki şeklinde bir zenginlik görmek için mi yoksa belki bilmediğim birşey öğrenirim de birşeyler kazanmış olurum niyetiyle mi?

Yanlışını görüyorsak bile tüm varlığını, tüm yaptıklarını karalamak şeklide bir zulüm yolu mu seçmeliyiz? Yoksa kardeşimin bu hatadan kurtulmasına nasıl yardımcı olabilirim nazarıyla mı bakmalıyız?

Cevaplar vicdanlarınıza havale edilir.

Hiç kimse hatasız ve eleştrilemez değildir, fakat gidip hayatını çok yanlış bulduklarımızın yaptıkları dururken, hayatı ve yaşayışı bizimkine çok yakın olanlara bu kadar iftiraya varan suçlamalarla saldırmayalım.

Allah sorar.

Bir mümini Kabe hürmetindeki imanından ve İslamiyet’inden dolayı çok aziz görmeliyiz. Bu bize ahlak katar, izan katar, insaf katar.

Böyle yapmazsak, yapamazsak bundan ne sonuç çıkar biliyor musunuz? Biz bazı tartışma konularını, o dilimize pelesenk edip durduğumuz imandan ve İslamiyet’ten çook daha büyük görüyor olduğumuzu ispatlamış oluruz.

Allah korusun!

Yine uhuvvet risalesinden Hz. Ali’nin başından geçen hayret verici bir hadiseyi anarak bitirelim:

Bir vakit, İmam-ı Ali Radıyallahü Anh bir kâfiri yere atmış. Kılıcını çekip keseceği zaman o kâfir ona tükürmüş. O, kâfiri bırakmış, kesmemiş. O kâfir ona demiş ki: “Neden beni kesmedin?”

Dedi: “Seni Allah için kesecektim. Fakat bana tükürdün; hiddete geldim. Nefsimin hissesi karıştığı için ihlâsım zedelendi. Onun için seni kesmedim.”

O kâfir ona dedi: “Beni çabuk kesmen için seni hiddete getirmekti. Madem dininiz bu derece sâfi ve hâlistir; o din haktır” dedi.

Kafire olan eylemini bile, kendi hiddet ve kızgınlığı işin içine karışırsa ‘Allah için sevmek, Allah için düşmanlık etmek’ gayesini kaybetmek korkusuyla düzenleten bir din, müminlere karşı olan eylemlerimizi düzeltmemize yeter.

Yeter ki bakabilelim, görebilelim. Niyetimizi yenileyelim.

Yeryüzünde adalet istiyorsak önce birbirimize karşı adaletli olmamız lazım. İslam dünyasında birlik istiyorsak, önce kişisel hayatlarımızda birlik olmamız lazım.

Bize düşmanlık değil, ancak nefsimizi zorlayarak, kibrimizi kırarak bulabileceğimiz sağlam bir muhabbet lazım.