Başka bir hayat için

Neden artık yazmıyorsunuz diye soranlar oluyor. Birine mi kızdınız diyenler.. Sosyal medyada yapılan yorumlardan dolayı küstünüz mü diyenler..

Yok öyle birşey.

İşin aslı şu. Bir bakış açısı değişikliği yaşadım. Bunun sinyalini neden eğitim konularında yazmadığımı anlatırken biraz vermiştim. Eskiden yaptığım şeyler artık çok manasız geliyor.

Mesela çocuklarla iletişimimizi geliştirmek için neler yapacağımız konusu artık bana inanılmaz sıkıcı geliyor. Ki bir zamanlar annenotlari.com’u ‘çocuklarla iletişim kurmak isteyen ebeveynlerin yeri’ diye tanımlamıştım kendi dünyamda. Düşünün yani kopmayı.

Ya da çocuklarla olan başka herhangi bir sorunu çözmek için yöntemlermiş şunlarmış bunlarmış görmek bile istemiyorum kendilerini. Bu tür muhabbetlerle dolu paylaşımlar görünce hemen kapatıyorum. Bir zamanlar ben dili sen dili hakkında onlarca yazı yazmış, etkin dinlemeden girmiş çatışma çözmeden çıkmış biri olarak bu duruma geldim.

Tabi artık çok sıkıldığım paylaşımları aramak için yola çıkmış olanlar bu bakış açımı anlamıyor. Bunalmak ya da motivasyon kaybı gibi okuyor.

Önemli değil, ben onları anlıyabiliyorum. Bilmem hangi yaklaşımı, bilmem hangi yöntemi öğrendikçe birşeylerin düzeleceğini düşünerek on yılımı geçirmiş biri olarak onları en iyi ben anlarım belki de.

İnsanı ve en çok da anneliği başarı odaklı tanımlamıyorum artık. Böyle tanımlayan her türlü psikolojik ya da pedagojik yaklaşımdan fersah fersah uzak durmaya çalışıyorum.

Motivasyonum da kaybolmadı. Tam tersi artı. Bu yeni bakış açısıyla hayata bakmak, kendimi ve kainatı öyle okumak için birşeyler yapıyorum.

Geçen sene yazmaya ara verip YGS ve LYS’ye hazırlandım. İstanbul Üniversitesi Sosyoloji bölümü nasip oldu. Hayatından memnun birinin bu yaştan sonra yollara revan olup okul kapısını aşındırmasının zor yanı cazip yanından çok daha fazlaydı tabi.

Fakat insan olmanın, anneliğin, eş olmanın, çocuk olmanın ve toplum olmanın bize iyi gelecek şekilde tanımlanmasına hizmet etsin niyetiyle böyle bir yola yöenldik. Bakalım hayırlısı..

Okula pek gidemesem de dersleri sınıf arkadaşlarım ve sanal dünyanın yardımıyla takip ediyorum. Nasıl yapıyorsun çocukla diye soranlar için katıldığım derslere ve sınavlara Zeynep’le beraber giriyorum.

Başka gündemlerim de var. Onlardan da zamanı gelince söz edeceğim size.

Niyetim, insanın kendini anlamaya çalıştığı bir dünya için çaba göstermek. İnsanın her geçen gün kendisi için neticesiz yeni yeni nasihatlar üretmediği bir dünya..

Egosuyla kafayı bozmadığı.. Güçsüzlüğü ve acizliğiyle barıştığı bir dünya..

İnsanın insandan çok performans beklemediği.. İnsanın yanındakinin zayıflığını anlamaya çalıştığı bir dünya..

Uzmanların her geçen gün yeni bir söylemle annelere biraz daha başarı odaklı yaklaşmadığı… Annelerin kendilerini her geçen gün daha kötü hissetmediği bir dünya..

Eşlerin birbirine rekabet ve enaniyet odaklı yaklaşmadığı.. Kadının erkeğin temel özelliklerine düşman edilmediği.. Erkeğin kadının temel özelliklerine düşman edilmediği bir dünya..

Toplumların güç ve menfaat odaklı olmadığı.. Güçsüze geri kalmış gözüyle bakılmadığı. Güçsüze saldırmanın ayakta kalmanın gereği sanılmadığı bir dünya..

Sadece üretim ve teknolojiye endeksli bir ilerlemenin ilerleme olmadığının anlaşıldığı.. Savaş ve teröre dönüştüğünün görüldüğü.. İlerlemenin toplumların kalp ve ruhunda gerçek bir anlam inşasıyla mümkün olduğununu fark etmiş bir dünya.. Bir hayat anlayışı için çalışmak..

Böyle bir hayatın mümkün olabilmesi için, insanın bu hayattan sonra başka bir hayat olduğuna inanmasından başka bir çare olmadığını anlatmak.

Kendisini, bu hayata bir gönderen olduğunu ve O’nun bir amacı olduğunu anlamazsa eğer, güce ve başarıya değer vermekten, kendine tehdit olarak gördüğü her şeye, herkese, her soruna; saldırmaktan, düşman olmaktan, yok etmekten başka bir yol göremeyeceğini anlatmak.

Hem küçük bireysel dünyalarımızda hem de ülkelerin ve toplumların dünyasında kaosların bu sebeple arttığını vurgulamak.

Gücümüzü güçten değil hakikatten, hakikati de Kuran’dan almak gerektiğinin altını çizmek.

Bakalım.. Gayret bizden, tevfik Allah’tan.

Continue Reading

Evhamsız hayat

Bu yıl sabahçı olan oğlum öğleden sonraları çok boş vakti olduğu için Ümraniye’de bir dükkanda çalışıyor. Böylece hem canı sıkılmıyor hem de birşeyler  üretmek ona çok iyi geliyor. Gidip gelme işini kendisi yapıyor. Belediye otobüsüyle bir iki durak gidiyor sadece.

Kızım da evimize oldukça yakın olan okuluna kendisi gidiyor. Dönüşü akşam vaktine denk geldiği için alıyoruz.

Tabi çocukların böyle kendi başına gidiş gelişleri terörün yoğun olduğu şu günlerde kimi tanıdıklara ve bazı konu komşuya çok garip geliyor. Nasıl bırakıyorsun diyorlar.

Tevekkül etmeye çalışıyorum elbette. Yoksa nasıl bırakacağım. Korkunun insan zihnini ele geçirmesi çok kötü birşeydir bunu biliyorum. Evham denen girdaba kapılmamaya çalışıyorum.

Tabi bunda haberleri takip etmeyişimin de etkisi var. Bu sene sonbahardan beri beni çok mutlu eden ve oldukça vaktimi alan iki üç ayrı meşgalem var. Onlardan arta kalan zamanda da ancak çocuklara ve eve yetiyorum. Zaman bulursam biraz da kitap okumaya çalışıyorum.

Dolayısıyla son 6-7 aydır ne doğru düzgün bir blog okumuşluğum, ne doğru düzgün bir haber ya da köşe yazısı okumuşluğum var. İsmail Kılıçarslan’ın yazılarını bile okuyamıyorum üzülüyorum hatta. Instagrama haftada bir kaç kez bakmaya çalışıyorum, onun dışındaki sosyal medyaya da zaten hiç ihtiyaç hissetmiyorum. Yazı yazdığım zaman linkini paylaşmak için giriyorum çoğunlukla.

Bu kadar uzakta olunca çoğu kişideki günceli takip etmekten kaynaklanan evham ve olumsuzluğu daha net görüyorum. Geçen gün kızıma, karşı komşumun kızı olan arkadaşı demiş ki ‘ben tabletten haberlere baktım yakında deprem olabilirmiş çok korkuyorum.’ Çok şaşırdım. Artık çocukların bile haberleri takip etmesi ve evhamlanması diye birşey mevzu bahis.

Haberleri takip etmek insanı daha duyarlı da yapmıyor. Sadece kafasının kanlı, cesetli imgelerle daha fazla dolu olmasını sağlıyor. Haberleri takip etmediğim için ilgilenmemiş ya da olanlara daha az üzülmüş de olmuyorum.

Böyle yazınca da haberleri takip etmeyin diyorum, edenlerin üstünü çiziyorum gibi anlayanlar oluyor. Her zaman bir şeyleri alınganlıkla ya da yargılanıyormuş gibi anlayanlar çoğunlukta zaten sanal platformda. O da ayrı bir çok su götürecek konu. Neden öyle oluyor, iki kere iki dört eder desek üzerine alınacak insanlar var. Yahu biz burada hiçbirşeyi konuşamayacak mıyız diye isyan edesi geliyor insanın. Herneyse.

Kimin neyi yapmayı tercih edeceği kendine kalmış. Burada birşeyin etkisinden söz etmeye çalışıyorum sadece. Güncelde boğulmak insanları zombi gibi yapıyor. Böyle bir etki var gerçekten. Dışarıdan bakan biri olarak bunu çok net görüyorum.

Geçenlerde bir çocuk kaybolmuş, ondan sonra civardaki, okuldaki tüm anneleri bir evham kapladı. Herkes birbirine olaydan söz ediyor, çocukları daha bir ablukaya alıyorlar vesaire. Sanki birileri bu insanların beynine giriyor, hayatı en çok o korkuyu merkez alarak yaşayacakları bir program yerleştiriyor.

Peki korkmakta haklılar mı değiller mi? İşin o kısmı da var.

Bu soruya Risale-i Nur’daki tevekküle çok yardımcı bir olayı hatırlayarak cevap buluyorum.

Üstad Bediüzzaman bir gün kayığa binerken, kayıktan korkan bir adamla karşılaşıyor. Ve ona soruyor: ‘Şu Haliçte kaç kayık var, senede kaç gün var, senede kaç kayık batıyor?’ diye. ‘Bin tane kayık var, bazı sene hiç batmaz, batınca da senede bir iki tane’ diyor o da.

‘O zaman sen, üçyüzaltmışbinde(360000) bir karşılaşılan bir durumdan korkuyorsun’ diye cevaplıyor Üstad da. Ve yine soruyor: ‘Acaba kaç sene daha yaşayacağını tahmin ediyorsun?’ Adam ‘ihtiyarım zaten, belki on sene ancak’ diyor. Cevaben, ‘senenin her günü ölme ihtimalin var, bir seneyi onla çarpınca demek ki her gün ölme ihtimalin üçbin altıyüzde(3600) bir, korkma titre’ diyor.

Hem çok düşük bir ihtimalden korkmanın manasızlığını anlatıyor. Hem de ölümün sadece o korktuğumuz ihtimalle değil, pek çok ihtimalle gelmesinin muhtemel olduğuna, bundan neden korkulmadığına dikkat çekiyor.

Ki ben de çocuklarımı bu düşünceyle, her gün evine sağ salim dönen çocuk sayısına göre kaybolanların ihtimali çok çok düşük diyerek serbest bırakabiliyorum. O küçük ihtimal için de onları asıl sahiplerine emanet ediyorum.

Biz belki o adamın durumunun çok daha katmerlisini yaşıyoruz. Ölüm sanki hayatın en güncel en sabit hakikati değil. Sanki her gün kendimizin ya da yakınlarımızın herhangi bir sebepten ölme ihtimali yok gibi dünyaya bağlanıyoruz. Emeğimizi ona veriyoruz. Kabir kapısı açılıverir de gidiveririz, buraya verdiğimiz emeğimiz boşa gider diye düşünemiyoruz. Korkmamız gerekirken korkamıyoruz.

Sonra ölümü yakın gösteren uzak bir ihtimal bile şok etkisi yapıyor. Akıllar baştan gidiyor. Sanki ölüm bu dünyada hiç rastlanmayan sıradışı bir hadiseymiş gibi şaşkın oluyoruz. Ya gelip bizi de bulursa diye.

Hay Allahım, bu yazdıklarımı ‘size göre çok normal tabi, yakınınıza birşey olsa hiç üzülmeyeceksiniz demek ki’ şeklinde anlayacak olan insanların varlığını düşündüm şu an. Hatta bombaların patlamasından hiç rahatsız olmuyorsunuz demek ki diyebilecek olanlar. Mevzunun o siyasî ya da dünyevî kısmının konuşulmadığını anlayamayanlar.

Mevzu, elim olayların imanlı bir insanın korkularını ve itikadını nasıl etkilediği. Mevzu ülkenin yüzde doksanı tarafından bir kaç ay içinde unutulup yerini yenilerine bırakacak olan siyasî çekişmeler ya da acılar değil.

Mevzu bizim hayatımız, ölümümüz. Hayatımızı ve ölümümüzü nasıl anlamlandırdığımız. Ve bu anlamlandırmaya bağlı korkularımız. Evhamlarımız. Bu kadar açık bir mevzunun ne olduğunu hatırlatmak istemezdim ama bazıları mecbur bırakıyor işte malesef.

Allah herkesi, çoluk çocuklarımızı bela ve musibetlerden korusun. Fakat dünyada ölüm diye bir şeyin olduğunu unutarak yaşama gafletimizle de bizi başbaşa bırakmasın.

Continue Reading

Etkili bir antidepresan

Depresyon ve antidepresanlar ilgili pek çok mesaj alıyorum. Genelde dertleşmek, paylaşmak amaçlı yazılıyor.

Bazen sanal ortamda en neşeli en hayat dolu görünenlerin ciddi depresyonda olduklarını öğreniyorum. Eskiden beri tanıdığım, yeni tanıştığım bir çok insanın da ya hasta ya da travma geçirmiş olduğunu biliyorum.

Yakın çevremde ‘şu ilaç sayesinde ayakta duruyorum’ diyen insanların sayısı da yüzde elliyi geçik. Tabi herkes herkese söylemiyor. Hangi tahmin etmediğimiz insanlar da ilaç kullanıyordur bilemiyoruz.

Çok ilginç bir şekilde hepsinden duyduğum ortak bir cümle var. ‘Ben herşeyi ben yapacağım halledeceğim diye uğraşıyorum. Bazen benim yapmam gerekmese de yapıyorum. Yapmazsam için rahat etmiyor. ‘ Genelde de bu cümleler çok yardımseverim, çalışkanım, en çok ben yorulurum üslubuyla söyleniyor.

Nazımı çekecek, dediğimi düşünecek kadar yakın olduklarıma da şöyle diyorum:

‘Tüm bunları yardımseverliğinden düşünceliliğinden mi yapıyorsun, yoksa o alanda çok beğenilmek istediğin için mi? Aman bunu da yapmamış düşünmemiş demesinler diye mi?’

İnsan birşeyleri yardımseverliğinden şefkatinden yapıyor olsa hasta olmaz, olmamalı. Şu yaşadığımız asrın en sevmediğim taraflarından biri de bu. Güzel ahlakların bile tanımları değişiyor. İnsanın kendini, olmasa da olacak fasa fisolar için harab etmesi yardımseverlik incelik diye anılır oldu.

Hep en sempatik en ilgili en güzel en ilginç halimizle kendimizi göstermemizi istiyor bu enaniyet asrı. O hallerimizi alkışlıyor, o hallerimizi besliyor. Kusurlarımızı kusur gibi gösteriyor. Oysa insana kusur yakışır. ‘E neticede insanız Allahım affetsin inşallah’ demek yakışır. Rahatlatır.

Harika gibi gözükmek harika olmak değildir. İnsanı harika yapan şey, şu koca dünyada ne kadar çok zaaf, acziyet ve kusur sahibi olduğunu hissedip Allah’a dayanması değil midir?

Hep takdir görmeye layık olduğunu düşünmek insanı beklenti sahibi yapar. Kaygı sahibi yapar. Hep belli bir görüntü vermeye iter. İnsanlara köle yapar.

Bir kere sosyal medyada agresif birşeyler yazmıştım. Hoş olmamıştı tabi. E yazdığım şeyin arkasında değildim gerçekten. Ben de insanım neticede, birşeylere sinir olup saçmalayabilirim. Olabilir. Böyle düşünmüştüm. Ve aynen yazmıştım. Birşeyler çok birikince böyle dengeyi tutturamayabiliyorum demek ki demiştim.

Sonra anladım ki benim normal gördüğüm bu çıkarımım büyük özgürlükmüş. Bazı insanlar o kadar hayret ediyor ki. ‘Nasıl böyle bir şey yazar. Nasıl böyle bir yanlışla anılmayı kendine yakıştırır’ diye düşünüyorlar. Bir hata işledin diye yerin dibine geçmeni bekliyorlar.

Yahu insan neyse odur. Kamil insan olmanın yolu kusursuzluktan da geçmiyor. Kamil olmanın yolu şu dünyada en kamil olmayan kişinin kendimiz olduğunu derk etmekten geçmiyor mu?

Ama lüften bunu özgüvensizlikle karıştırmayın. ‘Evet ya ben kusurluyum nolmuş dilim de sürçebilir, çok gerizekalı bir hata da yapabilirim’ demek güven verir asıl, rahatlatır.

Tanrıcılık oynamak insanın ruh sağlığını bozuyor. Çünkü sırtına acziyetini göstermeme ve görmeme yükü yükleyen insan, bunun altından kalkamıyor.

Ama maalesef zaman enaniyet asrı. İnsanın kendini en beğenilesi hallerde sunması ve öyle olduğuna inanması yadırganmıyor. Korkunç bir hızla popülerleşiyor.

Bir şeyleri eleştirince de bu genel algıdan kaynaklı tepkilerden nasibimi alıyorum. ‘Sen kendini ne sanıyorsun da bu konuda bu kadar sert gidiyorsun. Aşağılıyor musun bakayım’ tarzında yanıtlanıyor. Herşey bir benlik savaşı kategorisinde yorumlanıyor.

Yahu o konuda gerçekten çok büyük yanlışlar yapıldığını düşünemez miyim? Bunu ifade etmek için kendimi bir şey zannediyor olmam mı gerekir?

Bence kendimi birşey zannetmiyor olmam yeterli. Sarsılmasından korktuğum bir itibarım bir karizmam yok. Hariçten gazel mi okuyorum yoksa gerçekten konuyla alakalı mı yazdıklarım, ona bakılmalı sadece.

Hiç antidepresan ya da benzeri ilaç kullanmadım. İsimlerini bilmem. Bunu övünme olarak değil şükür için söylüyorum. Hastalıklar da Allah’tan geliyor, bu bir övünme konusu olamaz zaten. (Aslında hiçbir nimet övünme konusu olamaz. Adı üstünde nimet)

Bedensel hastalıklar nasıl şurada bir sorun var, birşeyler yapmalısın sinyali veriyorsa.. Ruhsal hastalıklar da aynı sinyali veriyor ve çok hikmetliler bence. Bir alarm sistemi gibi. El atılmazsa ruh, sağlığını kaybedecek haberi veriyorlar.

Doktorlar ilaçla el atıyor. Acil durum eylemi olarak. Fakat ilaçlar fıtratımızın yalanladığı  ‘beğenilirsek seviliriz öyleyse kendimizi beğendirmeliyiz’ şeklindeki batıl inanışımızı yok edemez.

Diğer insanoğullarının kusurlarını bilmem ama benimkiler iyi yanlarıma bin basar. Şu dünyada bunu kabul etmek kadar büyük kafa rahatlığı yok. Çok da ETKİLİ BİR ANTİDEPRESAN.

En güzeli aziz Üstad gibi özgür olmayı seçmek, hiçbir kalıba nazara girmeye çalışmamak. Ne demiş Üstad: “Ben kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum.”

İşte bu cümlede kuş gibi hafif olmanın sırrı var, anlayana.

Continue Reading

Neden eğitim konularında yazmıyorsun?

Neden artık çocuklar ağladığında ne yapmalıyız, çocuklara nasıl sınır koyarız, ödül ve ceza kullanmalı mıyız gibi konularda yazmıyorum?

Neden çocuğuma vurdum çok pişmanım ne yapmalıyım ya da çocuğum çok utangaç gibi soruların cevapları üzerine konuşmuyorum.

Neden etkili iletişim notlarımı paylaşmak için açtığım blogta artık etkin dinlemeden ya da çatışma söz etmeden bahsetmiyorum.

Eskiden hep bu minvalde gitmiş paylaşımların son bir iki senedir öyle gitmemesini merak etmekte haklısınız.

Bir sebebi şu. İnternet ortamında, bir ebeveynin davranışlarını değiştirecek birşeyler yazmaktan korkar oldum.

Çünkü burada hiç bir şeyi uzun uzadıya konuşamıyorsunuz. Siz bir konu hakkında bir şey söylüyorsunuz ama söylemediğiniz kısmı açıkta kalıyor. Onu da söyleseniz, onun gerektirdiği başka bir şeyi de söyleseniz çarşaf kadar bir yazı olacak. Mesela ben çocuklarıma şöyle şöyle sınır koyuyorum deseniz, sınır koymak ne demek nasıl olur üzerinde konuşmanız lazım. Halbuki bunu açmak için koca bir kitap kadar yazı yazmak gerek belki.

Ve ‘uzman edasıyla yazmıyorum zaten, bir anne olarak fikrimi söylüyorum, tecrübemi paylaşıyorum’ izahı iç dünyamda bana yetmiyor artık. Çünkü insanların birçoğu kendilerine ‘güzel gelen’ her fikre inanıyor. Aslında o fikrin çok büyük bir dilimi boşlukta mı değil mi diye düşünmüyor sakın yazma diyorum.

Çünkü ne söylesen eksik olacak. Ve eksik olduğu için muhtemelen yanlış anlaşılacak yanlış uygulanacak sakın yazma diyorum.

Ya da hani internette Sylviane Herpin diye birine atfedilen bir çıkarım var ya, o geliyor aklıma:

‘Düşündüğünüz,

söylemek istediğiniz,

söylediğinizi sandığınız,

söylediğiniz,

karşınızdakinin duymak istediği,

duyduğu,

anlamak istediği,

anladığını sandığı,

anladığı arasında farklar vardır. Dolayısıyla insanların birbirini yanlış anlaması için en az 9 ihtimal var.’

Siz sınır koymaktan söz ediyorsunuz belki kendinizce olması gerektiği gibi ifade ettiğinizi sanıyorsunuz. Ama o dayakla yola getirmek olarak anlaşılabiliyor. Katı olmak şeklinde yorumlanabiliyor. Gidip o ebeveyn çocuğuna dayak atarsa bunun vebali biraz da bana olmuş oluyor.

Söylediklerimin tam tersi manada anlaşılabileceğini ya da çok çok alakasız yerlere çekilebileceğini ise facebook sayfasında gelen yorumlar sayesinde anladım son bir kaç yıldır. Ürperiyorum.

Sınır koymaktan hiç söz etmesem (ki son zamanlarda en çok söz etmeye değer bulduğum konu bu)… Sadece çocukları anlamamız lazım, onları hoşgörmemiz lazım, serbest bırakmamız lazım tarzı bir bakış açısına yoğunlaşmayı ebeveyenlere yapılacak en büyük kötülük olarak görüyorum şu an baktığım yerden.

Bu yüzden eskiden yazdığım bir çok yazıyı cahil cesareti ürünü olarak görüyorum. Zaten bir çoğunu sildim. Sınır koymayla ilgili olanlarını bile. O bıcır bıcır, heyecanlı, bir şeylerin cevabını kolaycacık bulduğunu düşünen halime bakıp gülümsüyorum sadece.

Ne yani etkili iletişimle ilgili düşüncelerin değişti mi diye sorarsanız hayır değişmedi.

Gordon öğretisinin (EAE) sünnet-i seniyye ile çelişen bir yanını görmedim. Hayır burası bana hayatta hiç yaramadı dediğim bir tarafı olmadı. İnsanı gerçekten duyarak dinlemek (etkin dinleme), duygularını iletmek sünnette de gördüğüm davranış modelleriydi.

Belki düşebileceğim tek şerh şu ki; duygu iletimine her zaman kafayı takmak, ne hissedilirse hemen söylemek yani ben diline çok yoğunlaşmak çok bencilce bir yaklaşım oluyor. Halbuki her duyguyu iletmek gerekmiyor. Duyguyu içinde tutmak zarar olduğunda, karşı tarafın bazı şeyleri bilmesi için ‘gerektiğinde’ kullanmak gerekiyor diye düşünüyorum. Böyle tek yönteme kanalize olmak, uygulayan kişinin yanlışı.

Gordon öğretisi her zaman sınırlardan yanaydı. Sınırların kaybeden yok yöntemiyle çizilmesi, bizim bildiğimiz istişareydi. Ergenlik bunalımı diye birşeyin varlığına da inanmıyordu Thomas Gordon.

Ne ödülcü cezacı klasik psikoloji ne de herşeye serbestiyetçi yaklaşan son dönem anlayışları gibi değildi. Çocuklarımla olan iletişimimin gelişmesine vesile oldu. Eşimle olan iletişimimin ve bağımın da tahmin etmediğim bir seviyeye gemesinde rolü tartışılmaz.. (Tabi bu konuda Sema Maraşlı’nın açtığı güzel çığırın da etkisi büyük)

Fakat diğer yandan şöyle bir bakış açım da var artık. Ki yazıların istikametinin değişmesinde esas büyük ve etkili sebep bu.

İnsan birşeylerin yöntemini ne kadar iyi bilirse bilsin hiç ama hiç yol alamayabilir. Yöntemlerden önce insanın kendisine şu hayatta nasıl bir anlam yüklediği önemli. Kendisini ne gibi hissettiği… Benliği ve olaylar arasında nasıl bir bağlantı kurduğu… Bu anlam ve hisler değişmeden ne çocuklara agresif davranmayla ilgili pişmanlıklarımızın ne de başka sorunların üstesinden gelebileceğimizi düşünmüyorum.

Uzun lafın kısası, artık kimsenin yanlış anlamasına açık olmayan ve çok daha önemli gelen mevzular üzerinde yazıyorum. Bu yolda ışığım Kuran, hadis, sünnet ve Risale-i Nur.

Mesela bir çocuğun yedi yaşından sonra namaza başlaması gerektiği kesin ve net bir doğru. Çünkü hiç bir zaman ayağı yanlışa yaklaşmamış ve ağzından haktan başka bir şey çıkmamış Nebi’nin (ASM) sözü öyle söylüyor. Çocuğun ergen olduğunda, yani 13-14 yaşlarına geldiğinde bir yetişkin yerine konulup farzlarla mükellef olması da Rabbimin terbiyesi. (Modern anlayışlar terbiye kelimesini dayak olarak zihnimize işledi ama  iyilikleri kazandırmaya, kötülüklerden uzaklaştırmaya, kemal noktasına yönlendirmedir aslında karşılığı)

Psikolojinin aman çocuğu serbest bırakın fazla üzerine varmayın dediği ergenlik döneminde, Allah ona mükellefiyet kimliğini uygun görmüş. Çünkü savunmasız olduğu bir hayata atılıyor. Ve hiç beklemediği değişimler yaşıyor. Ona yeni girdiği dünyayı tanıtmak ve tehlikelerini anlatmak gerekiyor. Tıpkı küçük bir çocuğu ne pahasına olursa olsun balkondaki sandalyeden uzaklaştırdığımız gibi ergen olacak çocuğa da haramları anlatmak gerekiyor.

Alıştırma yaptırmak, helali sevme haramdan kaçma ünsiyeti kazandırmaya çalışmak, hatta ara ara nefsini zorlamak gerekiyor.

Annelerin de daha iyi annelik yapabilmesi için… Babaların daha iyi babalık yapabilmesi için… Daha da temele inersek hangi zor durumun içinde bulunursa bulunsun, insanın şu dünyada kendini iyi hissetmesi, insan gibi hissetmesi ve çocuğuna da insan gibi davranabilmesi için; yöntemlerden şunlardan bunlardan çok daha önce, ruhuyla sorduğu ‘ben kimim ve şu an bu tablonun içinde neden bulunuyorum?’ sorularının cevabını bulması gerek. Diye düşünüyorum.

Elbette ki bu müşkil sorunun cevabını bize ‘benliğimizi’ ve içinde bulunduğumuz ‘hayat kareleri’ni Tasarlayan veriyor.

Artık eğitim metodları üzerine değil, imanın bize verdiği bu ‘anlam boyutu’ üzerine yazma isteği duyuyorum.

Continue Reading