ANNELİK, İÇ DÜNYA, KADIN

Çocuk, ev, evlilik, kariyer, diğerleri ve O

Dün sabah uyandığımda kahvaltı hazırlamak için ve güne başlamak için hiç motivasyonumun olmadığını fark ettim. Hele o çocukların okul için hazırlandığı aşırı yoğun geçen bir saat yok mu, o zaman dilimini yaşamayı göze almak çok büyük bir yük, yaşamak ayrı bir yüktü..

Zaten çoğu zaman böyle oluyor, güne motivasyonsuz bir duygu haliyle başlıyorum. Sonrasında ise yaşam amacımı düşünüp, az önceki halim ne kadar diplerdeyse o kadar yükseklerde bir şevkle dolup taşıyorum. O göze alması bile korkunç olan bir saat yormamış aksine bana enerji katmış oluyor.

Bu değişim sırasında genelde ağlıyorum ve sonrasında kalbim ruhum biryerlere sığmayıp taşmak istiyor sanki. Karşıma kitleler çıksın, onlara saatler süren bir miting yapayım, bu ne kadar çok paylaşsam o kadar çok artacak şevki onlara da dağıtayım istiyorum.

Motivasyonsuz halimde kendime hep nasihatlerle, -meli -malılar ile yaklaştığımı görüyorum. Sen çocuklara kahvaltı hazırlamazsan bu çocuklar ne yiyecek? Sen şunları yapmazsan bu evde işler nasıl dönecek? Şunları şunları bu bu bu işler yolunda gitsin diye yapmalısın.

Bu tür nasihat cümlelerinin anafikri şudur aslında, çocuklar yaşasın diye yaşamalısın. Evin varlığı devam etsin diye yaşamalısın. Evliliğin şöyle böyle olsun diye yaşamalısın. Ne kadar da günü kurtaran yaşam amaçları değil mi? Ya da sadece yarını. (Yapabilirsen gününü kurtarıyor da yapamazsan günü bile kurtaramıyor. İşte yirmibirinci yüzyıl insanı, bunları bile yapamayıp günü bile kurtaramayanlardan olma yolunda emin adımlarla ilerliyor.)

Kendimi böyle motive etmeye çalışırsam o kadar aşağılanmış hissediyorum ki anlatamam.

Bunun gibi cümleleri duyunca kusasım geliyor. Ama gerçek kusma değil ruhum kusmak istiyor sanki. Hepsi daha da gücümü düşürüyor. Hani bir insan kendini kötü hissedince gözleri kararır, midesi bulanır az sonra da bayılır ya, işte ruhuma öyle birşeyler oluyor sanki.

Kendi kendime diyorum ki sonra, bir çocuk için yaşamak ne kadar anlamsız. Bir mutfak için yaşamak ne kadar anlamsız. Bir ev için yaşamak ne kadar anlamsız. Bir kocanın karısı olmak için yaşamak da ne kadar anlamsız. Şu anda okuduğum sosyoloji- psikoloji bölümlerini bitirmek için koşturmak da ne kadar anlamsız. Ne kadar yıkılası. Şu anki hayatımda her ne yapıyor görünüyorsam, onlardan herhangi biri için yaşamak ne kadar anlamsız. Hepsi ne kadar az, ne kadar yetersiz beni mutlu etmede, beni bir yerlere getirip anlamlı kılmada. Hepsi ölü.

Ama sonra bir ışık yanıyor.  Diyorum ki, herşeye gücü yeten biri var tasalanma. Onun Varlığını hesaba katarak aleme bakmayı unuttun sen. Sekülerler gibi baktın bir an.

Bak herşeye gücü yeten biri için yaşamak ne kadar anlamlı… Herşeye gücü yeten Birini tanımak için herşeyle ilişki kurmak ne kadar anlamlı. Herşeyi elinde tutan Biri için var olmak ne kadar muhteşem. Her yaptığımı O’nun için yapınca nasıl hepsi de emek verilmeye değer oluyor.

Neden sabah ilk kalktığımda aklıma bu gelmiyor benim?

Sonra niyet ediyorum. Diyorum ki şimdi bu kahvaltıyı seni tanımak için kuruyorum. Senin bize neler verdiğini görmek için. Öyle muhtacız ki biz o verdiklerine, hiç şaşmadan her gün etrafında toplanıyoruz yiyoruz. Çünkü çok ihtiyacımız var senin verdiğin herşeye. Bizim tanımımız bu aslında. Senin verdiğin herşeye ihtiyaç duymaktan ibaretiz. Çünkü sana ihtiyaç duymaktan ibaretiz.

Sonra çıkarıyorum peyniri, zeytini. Yumurta pişiriyorum çocuklara. Çay demliyorum. Neden kopmuş bu bağlantılar diye düşünerek bir gözyaşı döküyorum. Neden biz hep başka birşeyler için yaşadığımıza inandırılmaya çalışılıyoruz? Niye O’nu tanımak için etrafımıza konan eserlerde ya da rollerde fani olmamız bekleniyor? Hatta neden din bizden bunu istiyormuş gibi anlatılıyor?

Bak halbuki ne için yaşadığımı bulabilirsem zaten gayet kolay kahvaltı hazırlayabiliyorum çocuğuma. Eşimin gözlerindeki soruları okuyup anlamak saçma gelmiyor. Ona benim emeklerimin farkında olması gereken kişi sıfatıyla da bakmıyorum. Kendime Allah’ın merhametinin içinde yüzerken, onun farkında olamazsa acı çeken biri olarak bakıyorum. Sahiden tüm acıların nedeni bu.

Çocuğa yaşam amacım gibi bakmıyorum. En önemli görevim onun hayatını devam ettirmekmiş gibi bakmıyorum. (O benim görevim değil ki zaten.)

Ona sadece Allah’ın kulu olarak bakıyorum. Çocuk her yaptığıyla, kendisi için yaşamamam gerektiğini bana öğreten bir tecelliyat derecesinde kalıyor sadece.

Bak ne güzel besliyorsun şu yavruları diye düşünerek seyrediyorum çocukları, ben ne yapıyorum ki hiç diyorum. Seni tanımak için bu kadar az şey yapmak aslında ne kadar da büyük lütuf… Duygularım zaten hazır Seni tanımaya. Tanıyamamaktan ölüyor, komaya giriyor zaten. Hazırım ben zaten bekliyorum.

Beş dakika önce dünya sırtıma yüklenmiş de altında ezilmişim gibiyken şimdi nasıl da değişiyor…

Onun verdiklerine hayretle bakarken kendi yaptıklarım o kadar küçük görünüyor ki. Çünkü üzerimize yağan merhameti hissederek bakınca peynirin zeytinin anlamı değişiyor.

Sen bu çocukları böyle yedirdiğin içirdiğin gibi ruhlarını da doyur onların Yarabbi diye dua ediyorum sonra. Ben doyuramam ki onların ruhlarını. Ben büyütemem ki. Ben yine senin verdiğin bu yemekleri önlerine koyduğum gibi önlerine koymaya çalışırım. Hatta herşeyi senin verdiğini düşününce bunu yapmak da çok kolaylaşıyor gözümde… Ama nasıl yediklerini sindirmelerinden, onların kana karışmasından haberim bile olmuyorsa, ruhlarına neyin nasıl karıştığından haberim bile olmaz.

Bak işte yine seni biraz daha tanıdım. İnsanların ruhlarıyla da nasıl ilgilendiğini düşündüm. Seni tanımak ne güzel. Hayatı böyle yaşamak ne güzel. Hep Seni düşünmek hayatı zevke çeviriyor.

İşte böyle duygularla, hantallığım erimiş, çoşkum sonsuzlaşmış olarak güne başlıyorum. Dün de bugün de öyle başladım çok şükür elhamdülillah.

Benim ihtiyacım, meylim, tutkum beni çok değerli ve var kılmak kimin elinden geliyorsa O’na. Peki neden bize bunu başarabilecek olanın bazen çocuk, bazen ev, bazen evlilik, bazen koca, bazen eğitim, bazen meslek kariyer olduğunu söyleyip duruyorlar.

Allah’tan başkası için yaşamaya çağıranlar, Allah’tan başkası için yaşamaya çağırıyordur. Kalbimizde Allah için yaşarsak, zaten davranışlarımız da O’nun istediği hale gelecek.

Birilerinin görünüşte ‘aile değerlerine’ çağırıyor olması hayatın içinde sekteye uğramış kalpleri iyileştirmiyor. Sekülerler kariyere, eğitime, muhafazakarlar evliliğe, çocuğa çağırıyor. Arada itikadi olarak ciddi bir fark var mı? Biri diyor ki özgürlükle, dışarıda kariyerle mutlu olunur, diğeri diyor ki evde çocukla mutlu olunur.

Şu insanların hayatlarına sadece ama sadece ‘gün boyu yaptığı fiil, amel, iştigal ettiği iş, soluduğu oksijen miktarı, bedeniyle bulunduğu mekan, fiziksel gözüyle gördüğü nesneler’ açısından değil de ‘gün boyu ürettiği duygu, düşünce, her ne yapıyorsa o sırada yaptığı yorumlar, kalbinin aradığı kuvvet, ruhuyla baktığı pencere, bakış açısıyla içinde bulunduğu iç dünya’ açısından bakmayı ne zaman becereceğiz acaba?

Bir insanı cismani varlığı açısından mükemmel şartlara ve ortama koysanız da o insanın iç dünyasında cehennem varsa, iyileşmek için ihtiyaç duyduğu tek şeyin ortam olduğunu, hala iddia edebilir misiniz?

Aslında iddia etmemek gerekirdi, ama ediyorlar.

Allahım yardım etsin. Bizi yalnız bırakmasın. Bize O’nun için yaşamayı öğretsin.

Herkes kendi kafasınca etkili gördüğü değişik değişik bir sürü sebebe çağırsa, O’na çağıran kimse kalmasa da, şu ayetin anlamıyla hayat bularak kazandığımız şevk tüm dünyaya yeter:

Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar Allah’ı tespih ederler. Her şey O’nu hamd ile tesbih eder. Ancak, siz onların tesbihlerini anlamazsınız. O, halîm’dir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir), çok bağışlayandır. İsra 44

Herşey O’nu türlü türlü şekillerde tesbih ediyor, yani O’nun kusurlardan münezzeh olduğunu anlatıyor. Ev, çocuk, kariyer, iş ve diğerleri, herkesin hayatındaki etkili gördüğü sebepler her neyse, bize iyi gelmeyerek aslında bize diyorlarlar ki:

Sana karanlıktan başka pek bir şey vermeyerek, kendi kendimizin gerçek halini ortaya çıkarıyoruz.

Ve kendisinden medet beklenecek, bir şey umulacak, kendisiyle ferahlanılacak olan, kusurdan münezzeh olan kim, bu halimizle sana O’nu anlatıyoruz.

O’nu tesbih ediyoruz.

Ama O’nu bulup, bize O’nu bulmuş bir kalple bakarsan, biz de sana bir şey vermeyen ölüler olmaktan çıkıyoruz. Canlanıyoruz. Sana arkadaş ve kolaylık oluyoruz.