DIŞ DÜNYA, İÇ DÜNYA

İç sesimiz

Muhammed Mursi vefat etti.

Tüm bunlar neden oluyor diyor insan. Anlamak istiyor. Sanki hiç bir şey bilmiyormuş gibi.

Gidip herşeyin başladığı yerden bakmak istiyor. Tekrar düşünmek.

Düşünmek. Çok basit düşünmek.

Mısır darbesi 2013 yılında gerçekleşmişse de aslında olay yirminci yüzyılın tamamında geçiyor. Hikayeyi biliyorsunuz.

Allah yok akıl var diyor bazı sesler. Seslerini yükselttikçe yükseliyorlar.

Aklı yanlış tanıyorlar. Bir anlama aracıydı akıl. ‘Demek öyle’ deme mekanizmasıydı.

Onlar aklı imparator yapıyorlar. Önünde eğiliyorlar. Secde ediyorlar. ‘Sen ne dersen o’ diyorlar.

Akıl korkulardan kurtarır sanıyorlar. Herşeyi evirip çeviremeyi sağlamadığını anlamıyorlar.

Evhama tutuluyorlar sonra. Çünkü aklın yetişmediği yer çok. Acizlik her duygudan önde. Sıkışıyorlar.

Yaşamı bir ceza haline getiriyorlar. Hem Allahsız hem akılsız yaşama bunalımı haline.

Akıl diye yatıp kalkıyor, zikir çekiyorlar. Akla tapınca aklı kullanmayı bilemiyorlar. Ama farketmiyorlar.

Din yok bilim var diye devam ediyorlar. Bilimin kimden söz ettiğine aldırmıyorlar. Bilimin kendisi bir kişiymiş gibi davranıyorlar. Onu fail yapıyorlar.

Gerçek faili anmadan bilime bakıyorlar. Mahrum kalıyorlar.

Bilimin vereceği bilgilere öyle muhtaçlar kalıyorlar ki… Hep gören, hep gözeten, hiç gözden kaçırmayan, hiç ilgilenmemezlik yapmayan birini öyle çok istiyorlar ki.

Ama bilim onlara sıkıcı olayları anlatıyor. Kendilerini anlamsız hissettiklerinde boş boş bakıyor. Bir güzel söz etmiyor. Gerçek hayatı güzelleştirmiyor.

Bilim diye yatıp kalkıyorlar, en çok bilmek istedikleri gerçekleri bilemiyorlar. Kendilerini hem bilgisiz hem duygusuz bırakıyorlar.

Ama tekerlemeyi sürdürüyorlar. Aklın ve bilimin yolu deyip duruyorlar. Çünkü çok inanıyorlar. Gerçekten inanıyorlar.

Aklı kullanmak için Allah’tan kurtulmak gerektiğine.

Bilimle arkadaşlık etmek için dinden kurtulmak gerektiğine.

Allah’tan ve dinden kurtulunca düze çıkacaklarına.

Gerçekten inanıyorlar.

İşte bu yüzden böyle yapıyorlar. ‘Ben yaşamımı Allah’ın varlığını dikkate alarak yaşamak istiyorum’ diyenlerin yeri olamıyor onların ütopyasında.

Yirminci yüzyılda Batı dışı bir çok toplumda devrimler bu yüzden yaşanıyor. Dini, hayattan ayırma devrimleri.

Hepsi bu akıl ve bilim ‘yandaşlarının’ işi oluyor.

Toplumları yasaklarla boğmaya çalışıyorlar. Ama kalpler yasaklarla boğulmaz. Kalpler direniyor.

Muhammed Mursi direnenlerden biriydi.

Biz ona neden sahip çıkamadık? Tekerleme öyle yüksek sesle, öyle inanılarak, öyle her derde deva her soruna şifa gibi, tekrar tekrar söyleniyor ki hala, kalplerimizin boğulmadığını söylemek güç.

Tüm sesleri bastıran bu yüksek sesi, başka yüksek bir sesle bastırmaksa mümkün değil. Toplumsal alandaki güç dengelerinin değişmesi pek işe yaramıyor.

O yüksek sesi ancak kendi içimizde bastırabiliriz. İç sesimizle. Çok inanarak.

Kafamızın üstünde tonlarca su olarak gezen bulutlara bakıp bir daha iman ederek belki.

Her geçen gün hakkında biraz daha çok şey öğrendiğimiz birini daha iyi tanıdığımız gibi, O’nu tanıyarak belki.

Bir çiçeğe bir toprağa bakıp, bu renk buradan nasıl çıkar diye saatlerce düşünerek belki.

Namazda tüm o gördüğümüz varlıkların temsilcisi edasıyla bulunarak belki.

Şu deniz yıldızının yürüyüşüne bakıp hayret ederek, bir secde ederek belki.

Her yer O’nun eserleriyle dolu.

Nasıl bir kudret ve rahmet tarafından var edildiğini hissetmek isteyene malzeme çok.


Nasıl büyük biri tarafından sevildiğini hissetmek isteyene yer gök yardımcı.

Nasıl birinin emirlerini dinlediğini düşünüp güvende hissetmek isteyen için güneş küçük bir ayrıntı.

Allah’sız, dinsiz, sahipsiz bir hayatı ne yapalım? Bu kadar anlamlı olmanın tadına vararak yaşamak varken…

Allah’lı dinli sahipli hayatın tadını ne kadar köklerde hissedersek o kadar inanacağız. İç sesimizin frekansı o kadar yükselecek. Anlamı o kadar yükselecek.

Muhammed Mursi gibileri şehit eden gürültüleri, anlamıyla bastıracak.

Bir gün. İnşallah.