Ergen- Genç, İÇ DÜNYA hayatın tadı, iman, namaz

İsteklerimiz

Bir kaç hafta önce oldukça kalabalık bir toplantıya katılmıştım. Büyük bir kısmını genç arkadaşların oluşturduğu, genç arkadaşların büyük kısmının da başörtülü olduğu bu toplantıda fark ettiğim bir durum oldu. Fark ettiğim bu durum beni çok üzdü. Üzdü, üzdü, üzdü.

Bir süre üzüldüm sonra üzülmek dışında yapabileceğim bir şey olmalı diye düşündüm. Bu durumdan dolayı genç arkadaşların anne babalarını, içinde yetiştikleri çevreyi ya da çocukluktan beri eğitim aldıkları kurumlardaki kişileri suçlamak da mümkündü tabi ama o işin kolay olanıydı.

Belki de benim de suçum vardır diye düşündüm. Hatta belki değil mutlaka vardır. Gençler toplumun düşünce sistemiyle büyüyorlar. Ben de o toplumun bir parçası olduğuma göre, toplumun ürettiği düşünce biçimine mutlaka bir yerlerden ben de bir şeyler katıyorum. Acaba doğru bildiklerimin güzelliğini anlatarak katkıda bulunuyor muyum, yoksa bunu herhangi bir bahaneyle yapmıyor muyum diye düşündüm.

Onlara baktığımda sonradan üzüntüye dönüşen duygu şaşkınlıktı. Ama kınama ya da kötüleme duygusuyla değil şefkat ve merhametle dolu bir şaşkınlıktı. Bu şaşkınlığı oluşturansa gizli gibi görünen, ama dikkat eden için çok açık olan bir durumdu.

Şöyle düşünmüştüm onlara bakarken, Kuran’ın kadınlar hakkındaki en mühim emri olan tesettürü uyguluyorlar ama Kuran’ın neredeyse her tarafında geçen ‘salatı ikame etme’ emri neden önemli değilmiş gibi görünüyor hayatlarında.

Günlerce üzüldüğüm durum buydu. Pek çoğu namaz kılmıyordu. Ve bu konuda benim suçum, eksiğim, yapmam gerekip yapmadığım ne olabilirdi?

Bilmem hangi dizi, bilmem hangi sosyal medya gündemi gibi her konuda bir laf edebilip dünya ve dünyadan sonraki hayatın en önemli konusu hakkında pek bir şey söylememek hayatımda nasıl bulunabilirdi? Olabilir miydi? Konu Allah’la kul arasında bir konu olabilirdi, ama kullara gerekli gereksiz mevzuda bildiğimizi bilmediğimizi, faydayı, zararı anlatıyorsak, mevzu Allah’la arası olduğunda daha çok, daha önem vererek, daha sürekli anlatabilmeli değil miydik?

Nitekim anlatmaya karar verdim, başlıyorum:

Sevgili dostlar, kendisini dostum gibi hisseden herkes dostumdur. Lütfen bir köşeye çekilip, sakince okuyun. Kısa tutmaya çalışsam da uzun oldu.

Sizin de bildiğiniz gibi çok yalnızız. Çevremiz sevdiğimiz ve bizi seven insanlarla dolu olsa bile (ki öyle olmayanlar çok) onların bizim yalnızlığımızla ilgili yapabileceği pek bir şey yok. Bu yalnızlık şu hayatta bizi tamı tamına anlayan kimse olmayacağı için değil. Bizi tam anlayan birilerinin olmaması bir eksiklik evet ama böyle birileri olsa bile bizim için yapabilecekleri öyle az ki. Öyle yetersiz ki. Sevdiklerimiz bizim için ellerinden gelen her şeyi yapsalar bile bu neredeyse bir hiç yerine geçecek. Çünkü bizim isteklerimiz öyle derin öyle çok öyle sonsuz ki. Sadece sevdiklerimiz değil kendimiz de bu isteklerimizi karşılamak hakkında öyle az öyle eksik öyle güçsüz öyle bilgisiz öyle yetersiziz ki. Ama çaresiz değiliz çünkü biz yalnızlığımızla yalnız bırakılmamışız.

Bize çok büyük haberler getiren peygamberler var, getirdikleri hiç bir haberde yalan söylemiyorlar. Hepsi bizim derdimizi anlıyor, hatta en iyi onlar anlıyor çünkü onlar da kendilerini böyle hissetmişler. Sorunlarımıza çare olacak şeyler, onlar aracılığıyla bize bildirilmiş. Belli başlı noktalara dikkatimizi çekmişler.

Allah’a inanmamızı istemişler. Ama öylesine değil, Allah’ın bizi en çok sevenler dahil kimsenin güç yetiremediği isteklerimizi karşılama gücüne, merhametine ve iradesine sahip olduğunu anlamamız için uğraşmışlar.

Ahirete inanmamızı istemişler, ama öylesine değil, hayat yolculuğumuz hiç bilmediğimiz alemlere istesek de istemesek de geçiş yapmamızla devam edecek demişler. O bilmediğimiz yerlerde, zaman ve mekanın farklı kurallarla şekillendiği safhalarda perişan olmamamız için, sadakat ve bağlılığımızı gösteren belli başlı eylemleri yerine getirmemizin önemini anlatmışlar.

Ruku ve secdelerle bezenmiş namazı anlatmışlar bize. Hem hareketleri hem içeriği Allah’ın karşısındaki konumumuzu anlatan salat ibadetini önce kendileri yerine getirmişler ve bize açıklamışlar. Hepsi farklı zamanlarda farklı yerlerde gelen bu peygamberlerin aynı konulara ortak vurguları ve büyük gayretleri bize çok şey anlatıyor olmalı. Aynı şeylerin altını bu kadar çizmeleri, kendilerini harab edercesine gayretleri, bazı şeyleri sırf anlatabilmek için çok büyük bedeller ödemeleri, boşuna değil. Söylediklerinin çok önemli olduğunu gösteriyor.

Bazen dünyada sahip olduğumuz bazı şeylere çok anlam yüklüyoruz ve onlar sayesinde isteklerimizin gerçekleşebileceğini sanıyoruz. Bir üniversite bitirmek, bir dil öğrenmek, bir meslek sahibi olmak ya da bir kariyer yapmak ya da başka bazı kazanımlar bize beklediklerimizin çoğunu verir zannedebiliyoruz. Bazen de onların beklediklerimizin hiç birini vermeyeceğini anlayıp, bize pek bir şey vaad etmeyen şeylerle hayatımızı geçirme acısıyla başa çıkmak için kendimizi gündelik zevklerle oyalamaya çalışabiliyoruz. Bu her iki yol da bizim yoksunluk hislerimizi artırmaktan başka bir işe yaramıyor. Yani bazı eldelerimizden çok şey umarak peşlerinde koşmak da, onların pek bir şey vermediğini anlayıp kendimizi hazlarla ayakta tutmaya çalışmak da, bizde daha karmaşık ulaşamama hisleri meydana getiriyor.

İsteklerimiz neler mi, tüm dünyanın bir olup karşılamaya çalışsa başaramayacağı kadar zor, her şeye gücü yeten, her şeyi gören bilen, her mekanda hazır ve nazır olan Sahibimiz içinse o kadar kolay şeyler..

İsteklerimiz neler mi? İhtiyaçlarımızı bu kadar zorlanmadan karşılayabilmek. Küçük küçük  aptal aptal şeylerin bizi bu kadar çok uğraştırmaması, yormaması. Acı çekmemek. Çeksek de karşılığında hatırı sayılır bir şeylere ulaşabilmek. Sürekli bir sorunun çıkmaması. Şu hayatta bir sürü şey için bir sürü bedel ödeyip de doğru düzgün bir sonuç alamama saçmalığından kurtulmak. Yaptıklarımızın değer görmesi. Duygularımızın değer görmesi. Kendimiz için istediğimiz her güzel şeyin sevdiklerimiz için de gerçek olması. Onların acılarını da iyileştirebilmek, sonra onların acısını yaşamamak.

En güçlü isteklerimizden biri de rahat etmek, hem kafa rahatlığı hem beden rahatlığı. İkisinin bir arada olması. Sonra tadına vardığımız güzel şeyleri elimizde tutabilmek. Kaybetmemek. Kolumuzun bacağımızın ağrımaması. Yaşlanmamak, yaşlılıktan kurtulmak. Bize acı veren her şeyden her tehlikeden kurtulmak. Bazen çocukken koştuğum gibi koşamadığım için çok üzülüyorum. Yaşlandığım için çok üzülüyorum. Sonra aslında bu üzüntünün veriliş nedenini anlıyorum. Benim hiç bir elime geçeni, tutup yakalayıp bırakmama gücüm yok. Bunu bir anlamam gerekiyor. Mevzu gençlik, sağlık, evlat ya da hayat olmuş fark etmiyor. (Yazının bu kısmını yazarken İstanbul’a önce küçük sonra yumruk büyüklüğüne ulaşan dolu yağdı. Balkonda izlerken üstümüze gelen taneleri görünce kızımla birbirimize sarıldık. İsteklerimizi gerçekleştiremediğimiz bir dünyada, yerden ve gökten gelen tehlikelere karşı bu kadar savunmasızken neyimize güvenebiliriz ki diye düşündüm.)

Sahip olduğumuz her şeyin aynı anda tek seferde geri alınacağı kayıp anı var bir de, en güçlü isteğimiz de işte o ölümü öldürmek.

Biz bu isteklerin hiç ama hiçbirini kendi çabamızla gerçekleştiremeyiz. İsteklerimizle yapayalnızız.

Bunların hepsini değil yüzde birini herhangi bir insan evladı ya da başka herhangi bir varlığın, konumun kazandırması mümkün değil.

Sahibimize bağlılığımızı gösterip, onun sözünü dinlemekten başka bize bu işin içinden çıkma yolu var mı?

Biliyorum nefis var, tüm bunlara gözünü kapamak istiyor. Ama aslında kendi kuyusunu kazıyor. Nefsi, bak bunları yapınca en çok sen mutlu olacaksın diyerek ikna edebiliriz.

Dahası, kendi halimizden gafil olursak sonrasında düşeceğimiz durumun korkunçluğu bizi uyandırabilir.

Bu kadar istekle dopdoluyken ne şu hayatta ne de sonrasında bu isteklerimize bir adım yaklaşamamak, tam bir şey kazandık derken on tanesini kaybetmek sonrasında ölüme varmak ve sonsuza kadar sürecek bir pişmanlıkla yaşamak göze alınabilir bir şey mi? Üstüne bir de bize merhamet ve sevgi göstergesi olarak verilen her şeyi kaybedip, onları kendimizinmiş gibi kötüye kullanmanın hesabını vermeye çalışıp, bu verilemeyecek bir hesap olduğu için veremeye veremeye yokluk içinde bir ahiret hayatı sürmeye nasıl katlanırız? Cehennem buydu değil mi.

Biliyorum nefis var ve ona zor geliyor, ama bir günün 24 saatini abdestlerle birlikte bir saat bile tutmayan, ağır fiziksel hareketler içermeyen hoş bir ibadete ayırmak isteklerinin farkında olan bir kalbe ve ruha kolay. Evden abdestli çıkmaya alışırsanız, dışarıda kılmak da daha kolay olacaktır.

Ancak şurayı karıştırmamak lazım. Namazı kılmak demek, isteklerimizin gerçekleşmesi demek değil. Namaz, istediklerimizi istemek demek. Belki bu isteyiş hep sürecek. Biz Seni istiyoruz, yalnız senden yardım diliyor yalnız Sen’den medet umuyoruz demek. O’na muhtaçlığımızı ilan etmek demek.

Namaz kılmak dünyadaki işlerimizin yolunda gitmesine sebep olacak diye bir kaide de yok. Bu nedenle namazı bırakanlar gördüm, hele ki namaza başladığında işleri ters gitmişse bırakmak… Namaz işlerimizin ters gitmeyeceğine ya da sıkıntılarımızın olmayacağına dair bir garanti değil. Belki olsa olsa terslikler ve sıkıntılara verdiğimiz anlam değişebilir namaz kılınca. Sıkıntı olarak gördüğümüz, isteklerimizi O’ndan isteyememek olabilir örneğin.

Namaz kılmak bize mübarek, duygulu ya da dingin ruh halleri yaşatacak diye bir şey de yok. Bazen çok karmaşık, bazen acele, bazen yana yakıla, bazen çok durağan şekilde kılacağız. Güzellik de burada.  En büyük keramet istikamettir demişler ya, namaza devam edebiliyor olmayı en büyük kazanım olarak göreceğiz. Namazı kılarken boyut değiştirir gibi yüksek duygular yaşamasak da, en yüksek halin O’nun isteklerini yapmaya çalışmak olduğunu düşünmek en duru güzel hisleri zaten taşır.

Beş vakti düzenli kılmaya çalışıp kılamamak da bırakma sebebi olmamalı. Üç kılmak hiç kılmamaktan iyidir.

Bu yazıyı sonuna kadar okuyan herkese şunu ifade etmek istiyorum. Toplumda bir ‘şunun sayesinde şunu elde edeceğiz’ inancı hep yaygındı. Bu inanç kimisi için şu makama gelince, şu okulu bitirince, şuraya gelince, kimisine göre şu kitapları okuyup şu ekolün öğretilerine göre hareket edince, kimisine göre bizim çocuk şu okulu kazanınca, kimisine göre ülke olarak bilmem ne kadar kültürlü olunca, kimisine göre birileri ya da kendimiz çok entelektüel ve derin olunca, kimisine göre anneler çok ilgili, bilinçli falan olunca, kimisine göre ülkenin şartları şöyle olunca, kimisine göre bilmem hangi durumlar değişince, kimisine göre bilmem hangi haksızlık bitince, kimisine göre bilmem hangi siyasi parti iktidara gelince veya iktidardan gidince gerçekleşecek, vesaire vesaire.

Bunların kendi ağırlıkları kadar mühim mevzular olduğunu gözden kaçırmamakla birlikte, böyle her şey bizim sandığımız etkilerle değişecek beklentilerimizin hiçbirinin doğru olmadığını, bizden öncekilerin de böyle beklentilerle ölüp gittiğini biliyoruz. Lütfen bunların doğru olmadığını, bize en lazım farkındalıkların ve anlam yüklemelerin ne olduğunu hepimiz dilimiz döndüğünce önce kendimize, sonra kime ulaşabiliyorsak ona varacak şekilde ifade etmeye çalışın. Bu işi hep birlikte yapalım.

Ancak biz kendimize bakarsak, neyi yanlış yapıyoruz diye sorarsak, hayatın en kritik, en yadsınamaz, en ihmal edemeyeceğimiz gerçeği ne ve biz bu konuda ne yapıyoruz diye sorarsak bir şeyler düzelebilir. Ne çocuklar, ne gençler ne de yetişkinler kendilerine pek de bir şey vermeyecek kazanımlar uğruna yaşayıp ölmesinler. Lütfen onlara en çok Allah’a ihtiyacımızın olduğunu ve bu ihtiyacın hiç bitmeyeceğini anlatalım. Kuran’ın başlıca vurgusunun salatı ikame etmek olduğunu anlatalım.  Salatın kendimizi ayakta tutmak olduğunu, çünkü Allah’la olan bağımızı ayakta tuttuğunu anlatalım. O’nunla bağ kurmayı başaramazsak bizi hiçbir şeyin ayakta tutamayacağını, çünkü ancak O’nun bizi var edip varlığımızı ayakta tutacağı şekilde yaratıldığımızı anlatalım. Çocuklarınızın karşısına geçip konunun önemini anlatamıyorsak mektup yazabiliriz. Bu yazıda kullandığım cümleleri, metnin istediğiniz kadarını kullanabilirsiniz. Gönülden hissederek iletiyorsanız altına imzamı atıyorum diyorsanız, ha siz yazmışsınız ha başkası.

Kendi hayatımızın ve toplumda yerleşik düşünme biçiminin değişmesi için toplumda ‘şunların şunların’ değişmesi gerekmiyor, selim bir kalp ve samimi bir niyet ve Allah yeter bize.