Son bir haftadır gazete ve site köşelerinde Osmanlıca hakkında yazan yazana.

Radikal’de Oral Çalışlar bile İsmet İnönü’nün

‘Devrimin temel gayelerinden biri yeni nesillere geçmişin kapılarını kapamak, Arap-İslâm dünyası ile bağları koparmak ve dinin toplum üzerindeki etkisini zayıflatmaktı.

şeklindeki ifadelerini yazdı.

Bugün dinle diyanetle alakası olmayan fakat Kuran okumayı bilen, hem de Arapça bilmemesine rağmen okuduklarının büyük kısmını anlayan bir insan görsek ne düşünürdük?

Günümüz Türkiyesi için hayli şaşılacak bir şey.

İşte 1928’deki o harf inkılabı yapılmasaydı memleketteki herkes, Kuran okumayı bilebilirdi.

Arapça bilmedikleri halde çoğunluk Kuranı anlayabilirdi de, çünkü Kuran kavramlarının çoğu o günkü Osmanlıca dilinde geçiyordu. Zatan harflerin ve kavramların yaşadığı bir ortamda Arapça’ya aşinalık işten bile olmazdı.

Harf inkılabının akabinde, 1930’larda zengin anlamlı Arapça kelimeleri de unutturmak için İstiklal marşını bile “ulusal düttürü” diye değiştiren bir Türkçeleştirme katliamı başladı ve o kelimeler de yavaş yavaş tedavülden kalktı.

Anlayacağınız harf ve dil inkılabının sebep olduğu tek cahillik, insanların bir günde sokaktaki tabelayı anlayamaz, kendi ülkesinin gazetesini okuyamaz zavallı bir hale gelmesi değildi.

Bugün Kuran’da açık emir olarak geçen şeylere bile ‘Kuran’da öyle bir şey yok ki’ diyen insanların cehaletinin de temeli atıldı.

Ve anneannem çok iyi bir müslümandı, dedem hacıydı diyen ama dinle ilgili malumatı sadece inkılapçıların aşıladığı nefret ve küçümsemeden ibaret olan insanlar türedi.

Kendilerinden önceki 2 neslin yaşadıklarına şöyle bir yukarıdan bakma imkanları olsa, birilerinin onların inançlarına nasıl kast ettiğini fark etseler eminim çok ağlarlardı. Ama maruz kaldıkları beyin yıkama büyük bir kısmında buna imkan verecek gibi görünmüyor.

İnanmayan yine inanmazdı ama inanmak öğrenmek isteyen kaynağından öğrenirdi.

YENİ HARF DÖNEMİNDE MEALLER NEDEN YAZILDI O ZAMAN?

Yani ‘insanları daha da soğutmak için mi acaba’ diye düşünmeden edemiyorum.

Çok veciz ve anlamlı bir cümleyi başka bir dile çevirdiğinizde, nasıl kırpmış güzelliğine kast etmiş olursunuz değil mi?

Her dil aynı kelime zenginliğine, aynı ifade biçimine sahip olmadığı için birebir tercüme çok basit ifadeler dışında mümkün değildir.

Yoğun anlamların derin mesajların olduğu filmlerin Türkçe dublajını izlediğimde bunu çok hissederim. Çeviriyle yansıtamazlar aynı duyguları.

Düşünün ki tercüme nasıl söyleyenin ruhunu ve söyleyişindeki biçimi, biricikliği yok ediyor.

Bir de düşünün ki, ezel ve ebed sahibi Zat-ı Zülcelal’in orjinal kelamı, fani bir insanın tercüme cümlelerine dönüştüğünde ne oluyor?

Evet orada neden söz edildiği hakkında fikir veriyor fakat etkileyiciliği, söyleniş biçimi ve tarzı, akıcılığı, kulağa hoş gelmesi va daha bir çok gizli güzelliği kaybolmuş oluyor.

Cümle yapısı ve kelime dizilişi de başka dilin kurallarına göre tamamen değişmiş oluyor.

Hem de Arapçadaki değişik kavramlar Türkçe’de aynı kelime ile ifade edildiğinden, ayrı bir basitleşme daha ortaya çıkıyor tercümede. Mesela vahid, ehad, ferd kelimlerinin manaları ayrı ayrıdır ama Türkçe’de bunları karşılayacak kelime olmadığı için hepsine ‘tek, bir’ karşılığı veriliyor.

Tam bir sığlaştırma operasyonu!

İşte bu yüzden meal okumak, sırf mecburiyetten, başka çare olmadığı için yapılası birşey der bazı alimler.

Bu yüzden, Kuran’ı orjinalinden okumak ve mealini okumak boy ölçüşemez. Hem sevap bakımından, hem anlam bakımından.

Ve bu yüzden, Osmanlıca’nın geri gelmesi sadece Osmanlıca’nın geri gelmesi değil.

Hem Kuran hattının geri gelmesi, hem Kuran kavramlarının geri gelmesi demek.

Kuran-ı Kerimle ve onu açıklayan eski yazı kitaplarla zorla kopartılan bağlarımızı bulup birleştirmek için ilk adımlar demek!