Neden artık çocuklar ağladığında ne yapmalıyız, çocuklara nasıl sınır koyarız, ödül ve ceza kullanmalı mıyız gibi konularda yazmıyorum?

Neden çocuğuma vurdum çok pişmanım ne yapmalıyım ya da çocuğum çok utangaç gibi soruların cevapları üzerine konuşmuyorum.

Neden etkili iletişim notlarımı paylaşmak için açtığım blogta artık etkin dinlemeden ya da çatışma söz etmeden bahsetmiyorum.

Eskiden hep bu minvalde gitmiş paylaşımların son bir iki senedir öyle gitmemesini merak etmekte haklısınız.

Bir sebebi şu. İnternet ortamında, bir ebeveynin davranışlarını değiştirecek birşeyler yazmaktan korkar oldum.

Çünkü burada hiç bir şeyi uzun uzadıya konuşamıyorsunuz. Siz bir konu hakkında bir şey söylüyorsunuz ama söylemediğiniz kısmı açıkta kalıyor. Onu da söyleseniz, onun gerektirdiği başka bir şeyi de söyleseniz çarşaf kadar bir yazı olacak. Mesela ben çocuklarıma şöyle şöyle sınır koyuyorum deseniz, sınır koymak ne demek nasıl olur üzerinde konuşmanız lazım. Halbuki bunu açmak için koca bir kitap kadar yazı yazmak gerek belki.

Ve ‘uzman edasıyla yazmıyorum zaten, bir anne olarak fikrimi söylüyorum, tecrübemi paylaşıyorum’ izahı iç dünyamda bana yetmiyor artık. Çünkü insanların birçoğu kendilerine ‘güzel gelen’ her fikre inanıyor. Aslında o fikrin çok büyük bir dilimi boşlukta mı değil mi diye düşünmüyor sakın yazma diyorum.

Çünkü ne söylesen eksik olacak. Ve eksik olduğu için muhtemelen yanlış anlaşılacak yanlış uygulanacak sakın yazma diyorum.

Ya da hani internette Sylviane Herpin diye birine atfedilen bir çıkarım var ya, o geliyor aklıma:

‘Düşündüğünüz,

söylemek istediğiniz,

söylediğinizi sandığınız,

söylediğiniz,

karşınızdakinin duymak istediği,

duyduğu,

anlamak istediği,

anladığını sandığı,

anladığı arasında farklar vardır. Dolayısıyla insanların birbirini yanlış anlaması için en az 9 ihtimal var.’

Siz sınır koymaktan söz ediyorsunuz belki kendinizce olması gerektiği gibi ifade ettiğinizi sanıyorsunuz. Ama o dayakla yola getirmek olarak anlaşılabiliyor. Katı olmak şeklinde yorumlanabiliyor. Gidip o ebeveyn çocuğuna dayak atarsa bunun vebali biraz da bana olmuş oluyor.

Söylediklerimin tam tersi manada anlaşılabileceğini ya da çok çok alakasız yerlere çekilebileceğini ise facebook sayfasında gelen yorumlar sayesinde anladım son bir kaç yıldır. Ürperiyorum.

Sınır koymaktan hiç söz etmesem (ki son zamanlarda en çok söz etmeye değer bulduğum konu bu)… Sadece çocukları anlamamız lazım, onları hoşgörmemiz lazım, serbest bırakmamız lazım tarzı bir bakış açısına yoğunlaşmayı ebeveyenlere yapılacak en büyük kötülük olarak görüyorum şu an baktığım yerden.

Bu yüzden eskiden yazdığım bir çok yazıyı cahil cesareti ürünü olarak görüyorum. Zaten bir çoğunu sildim. Sınır koymayla ilgili olanlarını bile. O bıcır bıcır, heyecanlı, bir şeylerin cevabını kolaycacık bulduğunu düşünen halime bakıp gülümsüyorum sadece.

Ne yani etkili iletişimle ilgili düşüncelerin değişti mi diye sorarsanız hayır değişmedi.

Gordon öğretisinin (EAE) sünnet-i seniyye ile çelişen bir yanını görmedim. Hayır burası bana hayatta hiç yaramadı dediğim bir tarafı olmadı. İnsanı gerçekten duyarak dinlemek (etkin dinleme), duygularını iletmek sünnette de gördüğüm davranış modelleriydi.

Belki düşebileceğim tek şerh şu ki; duygu iletimine her zaman kafayı takmak, ne hissedilirse hemen söylemek yani ben diline çok yoğunlaşmak çok bencilce bir yaklaşım oluyor. Halbuki her duyguyu iletmek gerekmiyor. Duyguyu içinde tutmak zarar olduğunda, karşı tarafın bazı şeyleri bilmesi için ‘gerektiğinde’ kullanmak gerekiyor diye düşünüyorum. Böyle tek yönteme kanalize olmak, uygulayan kişinin yanlışı.

Gordon öğretisi her zaman sınırlardan yanaydı. Sınırların kaybeden yok yöntemiyle çizilmesi, bizim bildiğimiz istişareydi. Ergenlik bunalımı diye birşeyin varlığına da inanmıyordu Thomas Gordon.

Ne ödülcü cezacı klasik psikoloji ne de herşeye serbestiyetçi yaklaşan son dönem anlayışları gibi değildi. Çocuklarımla olan iletişimimin gelişmesine vesile oldu. Eşimle olan iletişimimin ve bağımın da tahmin etmediğim bir seviyeye gemesinde rolü tartışılmaz.. (Tabi bu konuda Sema Maraşlı’nın açtığı güzel çığırın da etkisi büyük)

Fakat diğer yandan şöyle bir bakış açım da var artık. Ki yazıların istikametinin değişmesinde esas büyük ve etkili sebep bu.

İnsan birşeylerin yöntemini ne kadar iyi bilirse bilsin hiç ama hiç yol alamayabilir. Yöntemlerden önce insanın kendisine şu hayatta nasıl bir anlam yüklediği önemli. Kendisini ne gibi hissettiği… Benliği ve olaylar arasında nasıl bir bağlantı kurduğu… Bu anlam ve hisler değişmeden ne çocuklara agresif davranmayla ilgili pişmanlıklarımızın ne de başka sorunların üstesinden gelebileceğimizi düşünmüyorum.

Uzun lafın kısası, artık kimsenin yanlış anlamasına açık olmayan ve çok daha önemli gelen mevzular üzerinde yazıyorum. Bu yolda ışığım Kuran, hadis, sünnet ve Risale-i Nur.

Mesela bir çocuğun yedi yaşından sonra namaza başlaması gerektiği kesin ve net bir doğru. Çünkü hiç bir zaman ayağı yanlışa yaklaşmamış ve ağzından haktan başka bir şey çıkmamış Nebi’nin (ASM) sözü öyle söylüyor. Çocuğun ergen olduğunda, yani 13-14 yaşlarına geldiğinde bir yetişkin yerine konulup farzlarla mükellef olması da Rabbimin terbiyesi. (Modern anlayışlar terbiye kelimesini dayak olarak zihnimize işledi ama  iyilikleri kazandırmaya, kötülüklerden uzaklaştırmaya, kemal noktasına yönlendirmedir aslında karşılığı)

Psikolojinin aman çocuğu serbest bırakın fazla üzerine varmayın dediği ergenlik döneminde, Allah ona mükellefiyet kimliğini uygun görmüş. Çünkü savunmasız olduğu bir hayata atılıyor. Ve hiç beklemediği değişimler yaşıyor. Ona yeni girdiği dünyayı tanıtmak ve tehlikelerini anlatmak gerekiyor. Tıpkı küçük bir çocuğu ne pahasına olursa olsun balkondaki sandalyeden uzaklaştırdığımız gibi ergen olacak çocuğa da haramları anlatmak gerekiyor.

Alıştırma yaptırmak, helali sevme haramdan kaçma ünsiyeti kazandırmaya çalışmak, hatta ara ara nefsini zorlamak gerekiyor.

Annelerin de daha iyi annelik yapabilmesi için… Babaların daha iyi babalık yapabilmesi için… Daha da temele inersek hangi zor durumun içinde bulunursa bulunsun, insanın şu dünyada kendini iyi hissetmesi, insan gibi hissetmesi ve çocuğuna da insan gibi davranabilmesi için; yöntemlerden şunlardan bunlardan çok daha önce, ruhuyla sorduğu ‘ben kimim ve şu an bu tablonun içinde neden bulunuyorum?’ sorularının cevabını bulması gerek. Diye düşünüyorum.

Elbette ki bu müşkil sorunun cevabını bize ‘benliğimizi’ ve içinde bulunduğumuz ‘hayat kareleri’ni Tasarlayan veriyor.

Artık eğitim metodları üzerine değil, imanın bize verdiği bu ‘anlam boyutu’ üzerine yazma isteği duyuyorum.