Neye inanırsak onu yaşarız

Hani şu hazır yiyecekler var ya.

İçinde çin tuzu olan krakerler, fruktozlu içecekler.. Sonra bir bin türlü aroma içeren dondurmalar, meyveli yoğurtlar.. Glikoz şurubu içeren şekerlemeler tatlılar…

Efendim ne söyleyeyim sonu ‘at’la biten (örneğin sodyum benzoat) değişik değişik ne olduğunu anlamadığımız katkı maddesi içeren soslar, ketçaplar, mayonezler, konserveler.

Gerçekten çok zararlılar. Hepsiyle ilgili derya deniz araştırmalar mevcut. Google efendiye yazınca çıkıyor. Vücutta neyi tahrip ettikleri bir bir belli.

Ancak sayın okuyucu bu yazının konusu başka.

Şöyle ki, insana zarar veren şey sadece madde değil.

İnsan sağlığını en çok neyin tehdit ettiği artık keşfedildi: İnsanın kendi inanışları, yorumları, psikolojisi.

Hatta bir kötü maddenin tahrip etkisi, insanın psikolojisine bağlı olarak artabiliyormuş da azalabiliyormuş da. Hatta yok olabiliyormuş bile.

Hatırlayın Hz. Ömer korunma besmelesini okuyarak zehir içmiş ve hiç etkilenmemişti: Bismillah ve billâhillezî lâ yedurru measmihî şeyun fil ardi velâ fissemâ. Ve hüvesSemiul Alim. ~ İsmiyle beraber yerde ve gökte hiçbir şeyin zarar vermediği Allah’ın adıyla. O işiten ve bilendir.

Bu olay, o duayı okuyan herkesin zehir içip ölmeyeceği anlamına gelmiyor elbette.

Şu anlama geliyor: İnsan birşeye inanabildiği nisbette, Allah onu vermeye kâdirdir. Hz. Ömer zarar ve menfaatin zehrin değil, sadece Allah’ın elinde olduğuna şeksiz şüphesiz iman etmişti.

Günümüz doktorları da inanç gücünü şöyle ifade ediyor:

İnanışlarımızı ve psikolojimizi vücut duyuyormuş. Duyduklarına o da inanıyor ve aynını uyguluyormuş. (Tabi etten kemikten ibaret vücut duyacak ya da duyduklarını uygulayacak şuuru nereden buluyor, emir büyük yerden geliyor da. İşte o kısmı söylemek işi din boyutuna çekmek oluyormuş.)

Neyse lafı nereye getirmek istiyorum, şuraya.

Çocuğumuzun ya da bizim hazır bir şey yeyip içmemiz, onun kötü etkisini mutlaka yaşayacağımız anlamına gelmiyor.

Niyet insanın maddeye ve işine kattığı ruh gibi. Ve insanın bakış açısı, maddenin enerjisine de etki ediyor.

Onu ‘çok kötü olacak’ diye hayal ederek yeyip yuttuğunda insan, o maddeyle savaşmak için vücudunda güç bırakmamış oluyor. En büyük desteği psikolojimizden alan bağışıklık sistemi de okkalı bir darbe yemiş oluyor.

Şahsen bu uğursuz psikolojiden bir ara ilallah çektim. Çünkü yaşadığın kaygı yesen de yemesen de zarar veriyor.

Efendim çocuklar küçükken ‘zararlı olduğu için yemiyoruz’ laflarını pek güzel anlıyorlar. Ama sonra işler değişiyor. Çocuğunuz kendi kendine markete gidip alacak yaşa geldiğinde, önüne geçip hayııır yapmaa diyemiyorsunuz. Lap diye elinden de alamıyorsunuz. Sürekli engel olmaya çalışırsanız bu sefer başka problemler çıkıyor.

Eskiden birisi çocuğa bir bisküvi yedirse, o kadar zaman ben onu vermemek için ne mücadeleler ettim diye emeklerime yanardım.

Sonra toparladım kendimi.

Artık diyorum ki, mücadele verdiysen Allah gördü zaten onları. Yazdı bir kenara. Çocuğuna da faydası oldu. Takılma oraya, boşa gitti sanma. O kadar zaman emek verdiğim bütün binan yıkıldı sanma.

İlla bir zarar olacak diye de düşünme. Yenilmiş gibi hissetme. Güç sadece maddedeymiş gibi materyalist bir algıya hapsolma. Çocuklara da suçlu gibi hissettirme.

Faydayı getirip sunan gıdalarla dost ol tamam. Zararı getirenlerden de nefsine hakim olduğun kadar kaç ve çevreni güzel bir dille uyar tamam. Gücün yettiğince bununla mükellefsin.

Ama zararın, maddenin elinde olduğuna inanmakla mükellef değilsin.

Zarar ve menfaat, o cikletin bu içeceğin değil yalnız Allah’ın elinde de. O besmeleyi oku. Sen zararlardan bizi korursun, koru Yarabbim de…

You may also like