Anasayfa | Giriş / Üye Ol
Paylaş

İsyan etmekle olsaydı edecek çoktu

09 Eylül 2015

Bu ülkede kaskatı, buz gibi devrimler yapıldı. İnsanların kılığına kıyafetine ayar verildi, ezana müdahale edildi. İnsanların manevî değerleriyle bağları bıçak gibi kesilmek istedi. Kuran öğrenmek yasaklandı, alimler asıldı. Kitapların toprağa gömüldüğü günler görüldü.

Kurtuluş savaşının kahramanları dahi hain ilan edildi. Bazıları fail-i meçhullere kurban gitti. Çocukların kadınların kafasına bizzat devlet bomba yağdırdı. Devletin ayağının altında inim inim inlemeyen az kişi kaldı.

Sonra terör geldi. Teröre bugünkünden çok daha fazla can gittiği günler de yaşandı...

Fakat hiçbirisinde öfke bu kadar büyük olmadı. İnsanlar nefret etmeye, öldürmeye, saldırganlaşmaya, iftiraya, kavgaya bu kadar meraklı olmadı. Devlet halkın en büyük düşmanıyken bile ayaklanma, eylem, terör, isyan matah bir şey zannedilmedi.

Bedizzaman Said Nursi devletin ajanları tarafından dile kolay 23 kez zehirlendi. Müthiş acılar çekti. 28 yıl hapis ve sürgün hayatı yaşadı. İnsanlarla konuşmasına izin verilmedi. Hadi kaçıp şu devlete isyan edeyim dese yapamaz mıydı? Birinci dünya harbinde Ruslara esir düşüp kaçmayı becermiş, Karadeniz'in kuzeyinden Avusturya üstünden ülkeye dönmeyi başarmış biriydi neticede. İsteseydi onbinlerce insan toplayabilecek zekaya ve şöhrete sahip değil miydi? Hem de Kürttü. Hadi öfkelenelim, nefretten kuduralım diye düşünse insanları etkileyecek kişiliğe hitabete sahip değil miydi?

Peki ne yaptı? Kendisine bu minvalde gelen teklifleri reddetmekle kalmadı müsbet hareket diye bir vizyon belirledi. Asla asayişe zarar verecek menfi hareketlere müsade etmedi. İsyan etsek kime edeceğiz dedi. Devletin askeri polisi gelip savaşıyordu seninle. Komşumuzun çocuğuyla, amcamızın oğluyla mı savaşacağız, kardeşi kardeşe mi kırdıracağız dedi. Hem savaşın karşımızdaki gayr-i müslim olursa anlamı olabilir, yoksa zulme sebebiyet verir dedi.

Duruşunu eserleri ve mahkeme müdafalarıyla gösterdi. Kalabalıkları nefrete ve öfkeye sevk etmedi ama sevmediğini de açık açık söyledi. Ki bunu yapabilmek bile o zamanlar çok zordu. Kimse kimseyi sevmek zorunda değil dedi. Hükümet kalbe bakmaz ele bakar dedi. Benim elim isyana, anarşiye, eşkıyalığa gitmediği sürece hükümet benim kendi başındakileri sevip sevmediğime karışamaz dedi.

Asla heyecanlı eylemlere karışmamak, hatta mümkünse asayişi sağlayan olmak noktasında talebelerine o kadar çok ihtarı var ki, mektuplarının büyük kısmı bunlarla dolu.

Kendisine yapılanlar için devlete tepki vermekle bile uğraşmadı. O anlık tepkilerle bir yere varılmayacağını birinci dünya harbini ve kurtuluş savaşını yaşamış biri olarak çok iyi biliyordu. Dikkatini başka şeye verdi.

Bir kalpten iman çıktığında onu polisle askerle durdurmak çok zordur, var gücümüzle iman için çalışmalıyız dedi. Çünkü kalpten iman çıktığında hayat bir bilinmeze sürükleyen büyük dehşetten ibaret görülüyordu. İmansız bir insanın ahiret mefkuresi de olmadığı için, acılara ve olaylara tahammülü kalmıyordu. Var gücüyle saldırıyordu.

Tüm bunları nazara alarak, kimseye boyun eğmeyen meşhur ateşli fıtratını bir yana bıraktı üstad. Kitap yazan sessiz bir adam oldu. Dünya Bediüzzaman gibi, Gandi gibi sessiz insanların yaptıklarıyla iyileşti biraz.

Fotoğraf: Bediüzzaman'ın Barla Çam Dağının tepesindeki ibadet ve düşünme menzili.

Biz de birşeyler daha iyi olsun istiyorsak, öfkeden delirenlerin yolunu tutacak değiliz. Kimlerin yolunun izinden gidilecek yol olduğu belli. Kendimizi şeytanî bir öfke ile değil, hak ile meşgul ederiz. Kuran'la ve salih amelle iştigal ederiz. Üzüntümüze başka ne iyi gelir.

Tüm kuvvet ve yeteneğimizi, selametle teslim edip edemeyeceğimizi bilmediğimiz kendi imanımız ve başkalarının imanını tahkikî (araştırmaya ve sorguya dayalı sarsılmaz iman) yapmak için kullanırız.

Kullanırız ki, acının da kederin de tarifini, herşeyin hesabını sormaya, herkesi kendine boyun eğdirmeye muktedir Rabbimizin varlığını merkez alarak yapalım. O ki kimseye en ufak bir adaletsizlik ya da fazla adalet, merhametsizlik ya da fazla merhamet yapmadan, hesap sorabilendir.

Kimisine Allah'a ya da ahirete havale etmek züğürt tesellisi gibi geliyor. İnsan bu dünyada evlatsız yaşamış, ahirette bulsa ne olacak diye düşünüyor. İşte bu noktada da iman takviyesine ihtiyacımız var. Dünya hayatı uzun bir yolculuktaki bir insanın, bir ağacın gölgesinde biraz soluklanmasına denk değil miydi.. Asıl uyanıklığı tattığı zaman, hatırlamakta bile zorlanacağı bir müddet.

O kısacık dünya müddetini gözümüzde çok büyütmesek, tahammül etmek çok daha kolay olacak. Belki bu kavgaların da hiçbiri çıkmayacak...

Bunlar da ilginizi çekebilir :
Yazıya Yorum Yap Giriş / Kaydol
    HAKKIMDA
    Büşra Karaca, 1981 Edirne doğumlu, MSÜ Mimarlık terk, 2003'te dünya evine girmiş, 2005'te ilk, 2007'de ikinci, 2013'te üçüncü çocuğunu kucağına almış bir annedir. 2008 yılından beri blog tutuyor.
    busra[at]annenotlari.com
    DOST SİTELER
    Bu site annelik ve çocuk eğitimi hakkında genel bilgiler içerir. Siteden yararlanmak profosyonel yardım yerine geçmez. Kendiniz ya da çocuğunuzla ilgili psikolojik ya da fiziksel sağlık problemleriniz varsa, bir uzmandan profesyonel destek alınız.
    web tasarım ve programlama deSen
    0.029 sn.