Ne için?

Son bir haftadır destan denilen şeyin gerçekten gerçeklerden söz edebileceğine inandım.

Edebiyat derslerinde öyle öğrenmemiştik oysa ki. Efsaneler ve acaip hikayeler olurdu destanlarda. Gerçek dışı olaylar yer alırdı. 

Mesela bir adamın tankın altına girmesi tam destanlık bir olaydı. Gerçek olamazdı.

Mesela bir destanda okusak, bir adamın, tank dibine geldiği halde refleks icabı sağa sola kaçmayıp eliyle durdurmaya çalıştığını.. İnanır mıydık? Tam destanlık bir olay işte derdik. Sonra o tankın altında kaldığına ve sağ çıktığına.. İnanır mıydık? Bilemiyorum..

Hadi ona inandık diyelim. Hiç tereddüt göstermeden arkasından gelen ikinci bir tankı daha aynı şekilde durdurmaya çalıştığına inanır mıydık? Ve altından yine sağ çıktığına. Hatta kolu yaralanmasa bir üçüncüsü dördüncüsü geldiğinde bile aynını yapacakmış gibi bir korkusuzluk sergilediğine.. Daha da zor olurdu inanmak herhalde.

Bir haftadır bunun gibi nice olaya gözümüzle görerek, tekrar tekrar izleyerek inandık. Bir destana konu olabilecek ne çok görüntü, ne çok hikaye yaşanmış bir gece içinde.

Fakat bu destana gölge düşürecek bir kelime dolaşıyor ortalıkta. Diken gibi batıyor insana.

Yaralanan ve canını veren tüm kahramanlara hakaret ediyormuşuz gibi geliyor.

Şehitleri kabirlerinde ziyaret edip sorabilsek ne için şehit oldun bir söyler misin diye.. Kaç tanesi 'demokrasi' der acaba?

Allah der muhtemelen ilk önce. Vatan der. Millet der. Özgürlük der. Bayrak der. Ülkemizin selameti der.

Tankların altına yatan Sabri Ünal da demokrasi diye birşeyden söz etmiyor. Demokrasiye olan inancımdan kuvvet aldım falan demiyor. Gördüğümüz kadarıyla Allah'ın inayetinden, kelime-i şehadet getirip evden çıktığından söz ediyor. Sağ kolunu kullanamadığı için sol koluyla şehadet işareti yapıyor.

Sonra sorabilsek Halil Kantarcı'ya, çocuklarım demokrasiyle yönetilen bir ülkede yaşasın diye şehit oldum der mi?

Nasıl olsa demokrasi onlara sahip çıkacak diyerek koşa koşa ölüme gittim der mi?

Diğer şehitlerin hangisinin aklına şehadete yürümeden önce demokrasi gelmiştir acaba?

Yahu demokrasi şehidi, demokrasi nöbeti gibi tabirler resmen gasp değil mi?

İnsanlar başka duygularla başka mefkurelerle canını hiçe sayıyor. Ama demokrasi geliyor hepsini gasp ediyor. Tüm bunlar kendisi için yapılmış gibi.

Ve biz buna seyirci mi kalacağız? Hatta gasptan da öte, hiç demokrasi gibi bir mefkureye sahip olmayan insanımıza ve şehitlere iftira bile denilebilir.

Meydanlardaki insanlara sorsak… Kaç gündür basının elli bin kere bu kelimeyi tekrar etmesi olmasa, kaç tanesinin aklına demokrasi için buradayım demek gelirdi acaba?

Ve dünyanın küresel ölçekte nereye sürüklendiğini görebilirsek, demokrasi denilince aklımıza tek bir şeyin gelmesi lazım. Amerika'nın savaşlarla, kaoslarla, darbelerle mahvettiği ülkelere egemen olmak için vaad ettiği ütopya.

Hadi diyelim bu ütopyanın en ileri halini bile yaşıyor olsak, Amerika veya birilerinin yine de ülkemizde kaos çıkarmayacağının garantisi mi var?

Sizin biraz demokrasiye ihtiyacınız var diyerek utanmadan başımıza çöreklenmeyeceğinin garantisi mi var?

Neden bazıları demokrasimiz olursa kimse bize dokunamaz sanıyor? Sırtımız yere gelmez sanıyor?

Sırtımızın ne sayesinde yere gelmeyeceğini gördük elhamdüllillah. İman… Vatan sevgisi… Özgürlük sevdası…

'Onların tankı topu varsa bizim de Allahımız var yüreğimiz var' diyebilmek…

'Ölürsek şehidiz kalırsak gazi' diyebilmek.

'Bu zulmün karşısında duralım da, ölsek de galibiz kalsak da' diyebilmek.

Bunlardan başka hiç birşey, ölümün karşısına dikilip gözüne gülerek bakmayı göze aldırmaz.

 

İnsanlığa darbe

Ne zamandır başka yoğunluklar ve gündemlerle meşgulken buradan uzak kaldım. Bir süre daha uğramayı düşünmüyordum ama tüm bu çılgınlık hakkında konuşmadan edemiyor insan.

Hem konuşalım ki tarafımızı ortaya koyalım. Ve çok şükür Allah'ın verdiği aklın hala elimizden alınmadığını.

Evet darbe olmadı diye şükür içindeyim. Ama sevinç değil keder içindeyim hala.

Bir kaç gündür sabah yataktan kalkarken kendime soruyorum. Tüm bunlar gerçekten yaşanmış mıydı diye. Yaşanmadı demeyi istiyorum. Başka bir güne uyanmak istiyorum. Ama.. Olmuyor.

Ve hepsini tekrar tekrar bir daha hatırlıyorum. Yanıbaşımızda, boğaz köprüsünde insanların üzerine top bile atıldığını! Şaka gibi. Top, hani şu savaşlarda menzilleri yerle bir etmek için kullanılan top.

Tanklarla insanların evet insanların bir saniyede ikiye ayrıldığını! İnsanların asfalt düzler gibi ezildiğini.

Ve bunlar başka bir şeyi hedeflerken yanlışlıkla yapılmadı. Kargaşada vukua gelen bir iki münferit olay değildi olanlar. Bile bile insanların üstüne sürdüler. Bile bile içinde insan olan arabaların üstünden geçtiler.

Ve kafaları, gözleri, bacakları, kolları delip geçen mermilerin hiç biri serseri kurşun değildi. Bizzat öldürmek maksadıyla, acımasızca, katil bir ruhla, bilerek, görerek, taammüden yaptılar.

Hiçbir şeyden haberi olmayan insanları kullandılar. O gecenin ilk saatlerinde watsapta bir arkadaşım yazdı. Ankara'da bir arkadaşının kardeşi harp okulunda öğrenciymiş. Öğrencileri bir helikoptere bindirip şuraya ateş açacaksınız demişler.

Sürekli kendime şu soruyu soruyorum: Nasıl bu denli gözü dönmüş olabildiler? Mehdi sandıkları delirmiş bir münafığın peşinde nasıl bu kadar zombi olabildiler?

Belki bu sorunun bir çok cevabı var. Ama en açık net olanı şu, akıllarını kullanamıyorlar. Ve bunlara destek olan kitle, hala evet biz yanlış yoldaydık diyemiyorlar. Üstelik bunlar güya eğitimli kitle. Doktor, hakim, savcı, öğretmen, polis, rütbeli asker  ve daha nicesi.

İnstagramda gördüğüm psikolog insanlar bile var. Normalde anlattıklarına hayran olursun. Ama hocam diyorlar başka bir şey diyemiyorlar. Olaylar olunca hemen hesaplarını kilitliyorlar. Ya da kapatıyorlar.

Kimisi de darbeyi kınama mesajı yazıyorlar. Ama tabi bilemiyoruz gerçekten kınıyorlar mı kınıyormuş gibi mi yapıyorlar. Vatana, bayrağa, birliğe beraberliğe değiniyorlar. Yanına da kimin yaptığından emin olmayalım, komplo teorileine kanmayalım falan gibi şeyler yazıyorlar.

Normalde en ufak kötülüğü kalbi kaldırmayan, iyilik yaymayla şöhret yapan melek gibi insanlar, söz konusu hocalarının yaptığı kanlı katliamsa dut yemiş bülbüle dönüyorlar.

Bu halleriyle kendi insanlıklarına darbe yapıyorlar. Kendilerini yok ediyorlar. İmanlarına darbe yapıyorlar. İzanlarına darbe yapıyorlar.

Artık bu insanlarla basit bir takipten ibaret bile olsa alakamı kestim.

Aklı başında olan hiç kimsenin, göründüğü gibi olmayan bu insanlarla işi olmamalı. Tüm bu gözü dönmüş zulmü gördükten sonra.

Onlar dindarın yanında namazın güzelliklerinden, dine uzak olan yanında dinle ilgili hoşlanmadıkları şeylerden söz ederler.  Veya dindarların kusurlarından. Alevinin yanında alevi gibi, Türkün yanında Türkçü gibi, Kürdün yanında Kürtçü gibi olurlar.

Mış gibi yapmaktan başka bir ilkeleri yok. Tek ilkeleri yayılmak ve gücü ele geçirmek için her kılığa girebilmek.

Tiyatro diyen, keşke darbe olsaydı diye geçiren diğer güruh ise kendilerini bile düşünemiyor anlaşılan. Dün uğruna canını verecekleri Erdoğan'a bugün bunları yapan, onların ağzına nasıl ederdi akılları ermiyor. O kaçık herif ülkeye gelip Humeyni gibi halifeliğini ilan etseydi rahat rahat kavga ettiğimiz günleri bile mumla arayacaktık.

İşte bu da bir başka aklını kullanamama durumu.

Biri aşırı sevgiden kullanamıyor öteki aşırı nefretten. Allahım sen bizim aklımıza mukayet ol.

Ve artık gerçekten, ne kadar kötü olursa olsun, kötü niyetini açık açık belli eden insanları daha katlanılabilir buluyorum. Yazdığı twitlerle birilerine ya da birşeylere olan düşmanlığını, saldırganlığını açık açık belli eden insanları daha güvenilir buluyorum. Onlar hiç olmazsa kendilerini gizlemiyorlar.

Ve buradan herkese duyuruyorum. Artık kimse bana ne sanalda ne gerçekte, hocamıza iftira ediyorlar, komplo falan demesin. Bunu ima edebilecek haller tavırlar bile sergilemesin. Arkadaşlık demem, yakınlık demem. Aynen şunları herkesin yüzüne de hiç çekinmeden söylerim:

Adam olun  müslüman olun insan olun artık, bu kadar zaman sonra cemaatimizi terk edemeyiz, kapının önünde beş parasız kalırız demeyin. Bu kadar sene içinde olduğumuz bu cemaatin yanlış olduğunu kabul edersek aklımızı kaçırırız diye düşünmeyin. Hayır aklınızı başınıza almış olursunuz. Tüm ümmetin hatta ümmetin haricindekilerin, nefretini ve kinini görün. Uyanmaktan korkmayın.

Hiç bir yere ait olamayız çok zarar görürüz demeyin. Bir tek Allah'a ait hissedin kendinizi.

Ne cemaat sahip çıkar bize ne başkası diye düşünmeyin. Evet size kimse güvenip sahip çıkmaz bu saatten sonra. Ama bunu göze alın. Bedel ödeyin. Gerekirse sürünün ama bir güzel tövbe edin ömrünüzün sonuna kadar. Seccadelerde ağlayın.

Hiçkimseye acımayan, sadece kendi hedeflediği gücü düşünen o delinin ahirette bize ne faydası olabilir ki diye sorun.

'Eğer bu kadar büyük bir yanlışın içindeysek uyanmazsak zarardayız asıl' deyin. Parasız pulsuz, arkadaşsız yurtsuz kalalım ama Allah'ın rahmetinden mahrum kalmayalım deyin. Yeter ki tankların ezdiği, bombaların patlattığı bu insanların ahını dünyada ve ahirette üzerimizde taşımayalım deyin. 

Göze alın hepsini. Ne de olsa fedakarlığın adanmışlığın dibini bulmuş insanlarsınız. Nice zahmete gurbete katlanmayı iyi biliyorsunuz. Yeter artık, biraz da güce ve cemaate değil, hakka ve hakikate adayın kendinizi!

Evhamsız hayat

Bu yıl sabahçı olan oğlum öğleden sonraları çok boş vakti olduğu için Ümraniye'de bir dükkanda çalışıyor. Böylece hem canı sıkılmıyor hem de birşeyler  üretmek ona çok iyi geliyor. Gidip gelme işini kendisi yapıyor. Belediye otobüsüyle bir iki durak gidiyor sadece.

Kızım da evimize oldukça yakın olan okuluna kendisi gidiyor. Dönüşü akşam vaktine denk geldiği için alıyoruz.

Tabi çocukların böyle kendi başına gidiş gelişleri terörün yoğun olduğu şu günlerde kimi tanıdıklara ve bazı konu komşuya çok garip geliyor. Nasıl bırakıyorsun diyorlar.

Tevekkül etmeye çalışıyorum elbette. Yoksa nasıl bırakacağım. Korkunun insan zihnini ele geçirmesi çok kötü birşeydir bunu biliyorum. Evham denen girdaba kapılmamaya çalışıyorum.

Tabi bunda haberleri takip etmeyişimin de etkisi var. Bu sene sonbahardan beri beni çok mutlu eden ve oldukça vaktimi alan iki üç ayrı meşgalem var. Onlardan arta kalan zamanda da ancak çocuklara ve eve yetiyorum. Zaman bulursam biraz da kitap okumaya çalışıyorum.

Dolayısıyla son 6-7 aydır ne doğru düzgün bir blog okumuşluğum, ne doğru düzgün bir haber ya da köşe yazısı okumuşluğum var. İsmail Kılıçarslan'ın yazılarını bile okuyamıyorum üzülüyorum hatta. Instagrama haftada bir kaç kez bakmaya çalışıyorum, onun dışındaki sosyal medyaya da zaten hiç ihtiyaç hissetmiyorum. Yazı yazdığım zaman linkini paylaşmak için giriyorum çoğunlukla.

Bu kadar uzakta olunca çoğu kişideki günceli takip etmekten kaynaklanan evham ve olumsuzluğu daha net görüyorum. Geçen gün kızıma, karşı komşumun kızı olan arkadaşı demiş ki 'ben tabletten haberlere baktım yakında deprem olabilirmiş çok korkuyorum.' Çok şaşırdım. Artık çocukların bile haberleri takip etmesi ve evhamlanması diye birşey mevzu bahis.

Haberleri takip etmek insanı daha duyarlı da yapmıyor. Sadece kafasının kanlı, cesetli imgelerle daha fazla dolu olmasını sağlıyor. Haberleri takip etmediğim için ilgilenmemiş ya da olanlara daha az üzülmüş de olmuyorum.

Böyle yazınca da haberleri takip etmeyin diyorum, edenlerin üstünü çiziyorum gibi anlayanlar oluyor. Her zaman bir şeyleri alınganlıkla ya da yargılanıyormuş gibi anlayanlar çoğunlukta zaten sanal platformda. O da ayrı bir çok su götürecek konu. Neden öyle oluyor, iki kere iki dört eder desek üzerine alınacak insanlar var. Yahu biz burada hiçbirşeyi konuşamayacak mıyız diye isyan edesi geliyor insanın. Herneyse.

Kimin neyi yapmayı tercih edeceği kendine kalmış. Burada birşeyin etkisinden söz etmeye çalışıyorum sadece. Güncelde boğulmak insanları zombi gibi yapıyor. Böyle bir etki var gerçekten. Dışarıdan bakan biri olarak bunu çok net görüyorum.

Geçenlerde bir çocuk kaybolmuş, ondan sonra civardaki, okuldaki tüm anneleri bir evham kapladı. Herkes birbirine olaydan söz ediyor, çocukları daha bir ablukaya alıyorlar vesaire. Sanki birileri bu insanların beynine giriyor, hayatı en çok o korkuyu merkez alarak yaşayacakları bir program yerleştiriyor.

Peki korkmakta haklılar mı değiller mi? İşin o kısmı da var.

Bu soruya Risale-i Nur'daki tevekküle çok yardımcı bir olayı hatırlayarak cevap buluyorum.

Üstad Bediüzzaman bir gün kayığa binerken, kayıktan korkan bir adamla karşılaşıyor. Ve ona soruyor: 'Şu Haliçte kaç kayık var, senede kaç gün var, senede kaç kayık batıyor?' diye. 'Bin tane kayık var, bazı sene hiç batmaz, batınca da senede bir iki tane' diyor o da.

'O zaman sen, üçyüzaltmışbinde(360000) bir karşılaşılan bir durumdan korkuyorsun' diye cevaplıyor Üstad da. Ve yine soruyor: 'Acaba kaç sene daha yaşayacağını tahmin ediyorsun?' Adam 'ihtiyarım zaten, belki on sene ancak' diyor. Cevaben, 'senenin her günü ölme ihtimalin var, bir seneyi onla çarpınca demek ki her gün ölme ihtimalin üçbin altıyüzde(3600) bir, korkma titre' diyor.

Hem çok düşük bir ihtimalden korkmanın manasızlığını anlatıyor. Hem de ölümün sadece o korktuğumuz ihtimalle değil, pek çok ihtimalle gelmesinin muhtemel olduğuna, bundan neden korkulmadığına dikkat çekiyor.

Ki ben de çocuklarımı bu düşünceyle, her gün evine sağ salim dönen çocuk sayısına göre kaybolanların ihtimali çok çok düşük diyerek serbest bırakabiliyorum. O küçük ihtimal için de onları asıl sahiplerine emanet ediyorum.

Biz belki o adamın durumunun çok daha katmerlisini yaşıyoruz. Ölüm sanki hayatın en güncel en sabit hakikati değil. Sanki her gün kendimizin ya da yakınlarımızın herhangi bir sebepten ölme ihtimali yok gibi dünyaya bağlanıyoruz. Emeğimizi ona veriyoruz. Kabir kapısı açılıverir de gidiveririz, buraya verdiğimiz emeğimiz boşa gider diye düşünemiyoruz. Korkmamız gerekirken korkamıyoruz.

Sonra ölümü yakın gösteren uzak bir ihtimal bile şok etkisi yapıyor. Akıllar baştan gidiyor. Sanki ölüm bu dünyada hiç rastlanmayan sıradışı bir hadiseymiş gibi şaşkın oluyoruz. Ya gelip bizi de bulursa diye.

Hay Allahım, bu yazdıklarımı 'size göre çok normal tabi, yakınınıza birşey olsa hiç üzülmeyeceksiniz demek ki' şeklinde anlayacak olan insanların varlığını düşündüm şu an. Hatta bombaların patlamasından hiç rahatsız olmuyorsunuz demek ki diyebilecek olanlar. Mevzunun o siyasî ya da dünyevî kısmının konuşulmadığını anlayamayanlar.

Mevzu, elim olayların imanlı bir insanın korkularını ve itikadını nasıl etkilediği. Mevzu ülkenin yüzde doksanı tarafından bir kaç ay içinde unutulup yerini yenilerine bırakacak olan siyasî çekişmeler ya da acılar değil.

Mevzu bizim hayatımız, ölümümüz. Hayatımızı ve ölümümüzü nasıl anlamlandırdığımız. Ve bu anlamlandırmaya bağlı korkularımız. Evhamlarımız. Bu kadar açık bir mevzunun ne olduğunu hatırlatmak istemezdim ama bazıları mecbur bırakıyor işte malesef.

Allah herkesi, çoluk çocuklarımızı bela ve musibetlerden korusun. Fakat dünyada ölüm diye bir şeyin olduğunu unutarak yaşama gafletimizle de bizi başbaşa bırakmasın.

Unsuz şekersiz beslenmede neler yaşıyorum?

Hiç karar vermeden aniden başladığım unsuz şekersiz beslenme sürecimde iki ayı doldurdum. Hem yakın çevremden hem online gelen sorular genelde aynı. Hepsine cevap vereceğim.

Nasıl cesaret ettin?

Yani cesaret etmedim aslında, bir inayet bir rahmet ile bir anda oldu. Fakat öncesinde unlu şekerli yiyeceklerle ilgili olumusuz düşüncelerim oturmaya başlamıştı. İnsan unun ve şekerin güzel bir şey olduğunu düşünerek böyle beslenmeye geçemez herhalde.

Kızkardeşimin geçtiğimiz yaz geçirdiği bir tedavi süreci vardı. Onun için çok zor bir süreçti. Un ve şeker dahil çok fazla yiyecek yasaklıydı ona. Üstelik emziriyordu bu dönemde. Sadece biyorezonans (hücrelerin bozulmuş elektromanyetik frekanslarını düzelterek tedavi yöntemi) ve uyguladığı bu beslenme programıyla sağlığına kavuşması, tüm ağır ağrılarının geçmesi etkiledi beni. Demek ki insan bazı yiyecekleri yemeyi bırakırsa vücut tedavi oluyor noktasını daha çok düşünür oldum.

O dönem ben de uzaklaştım biraz un ve şekerden. Hatta çocuklara yaptığım kek pasta sayısını oldukça azalttım. Önceden hep bulunsun atıştırırlar kafasındaydım, artık kırk yılda bir yapıyorum. Pastalarım herşeyiyle ev yapımıydı, krem şanti vs kullanmazdım ama neticede içinde şeker var.

Sonra yine başka bir yakınımın bir sürü çeşit çeşit hastalıktan dolayı un, şeker hatta patates vs.yi ömür boyu yiyemeyecek bir programa mecburen başladığını öğrendim. Hatta hastalığı nüksederse ciddi tehlikesi vardı onun. Beslenmeyi değiştirince otomatik iyileşiyor, rahatlıyor, ve kilo veriyordu. Bu bahs ettiklerim her ikisi de genç insanlar.

Yani artık un ve şekerle ilgili söylentiler benim için duyum olmaktan çıkmış, çok yakından şahit olduğum şeyler olmuştu.

Ama böyle bir beslenme şekline karar verme konusunda da cesaretli değildim.

Sonra iki ay kadar önce bir gün boğazımda ağrı ve halsizlik hissettim. Hasta olmak istemiyordum. Şöyle 3 günlüğüne unsuz şekersiz ve daha çok çiğ şeylerle besleneyim bakayım ne olacak dedim. Amanın bir iyi oldum, bir ferahladım, bir hafifledim sormayın. Üzerimdeki miskinlik gitti. Allahım bu nasıl bir şey böyle cennet gibi bunu bırakır mıyım ben hiç yaa dedim kendi kendime.

Bırakamadım yani anlayacağınız. Bir de tam o dönem spora başlamıştım. 2 hafta öncesinde. İkisi birleşince kış ortasında 'bahar gelmiş çiçekler açmış içim içime sığmıyor' modunda bulur oldum kendimi.

Zor oldu mu?

Hayır başta hiç zor olmadı. O hafiflik duygusu çok motive etti beni. Fakat şöyle bir ayı devirdikten sonra yavaş yavaş özlem oluşmaya başladı. Herkes yiyor sofrada ben yiyemiyorum bir sinir geliyor insana. Ben şekeri hiç aramam yalnız börek yiyememek çok koydu bana. Haftanın bir çok günü derslerde misafirlikte sürekli böreğe maruz kalan ama tadına bile bakamayan biri oldum.

Ama değer mi diye sorduğumda, değer diyerek karşı koymayı başardım. İki dakikadan sonra ağızda kaybolacak bir lezzeti kaçırıyorum sadece. Ama hayatım daha lezzetli oluyor böyle. Hafif canlı enerjik. Hayatın lezzetini yemek lezzetine endeksli görmemeye çalışıyorum. Yoksa psikolojisi bozulur insanın.

Bir de un ve şeker dışında da çok lezzetli şeyler var. Onlara odaklanıyorum. Hepsini rahatlıkla yiyorum. Kızartmalar, ızgaralar. Bulgur. Salatalar ki çok severim.. Baklagiller. Kuru yemişler. Meyveler. Hatta patlamış mısır 🙂

Kızartma hafiflikle nasıl bağdaşıyor diyorlar. Zaten un ekmek yemediğiniz için kızartmayı abartılı diyemiyorsunuz içinizi bayıyor yoksa.

Kilo verdin mi?

İlk yirmi gün filan hiç değişiklik olmadı. Fakat sonra yavaş yavaş gitmeye başladı. 5 kilo verdim şu an iki ayda. Tabi sporun da etkisi büyük. Bir de unsuz şekersiz beslenmenin daha ilk gününde şöyle bir şey fark ettim. Beslenme şeklim eskisi gibiyken sporda (pilates) hiç bir hareketi doğru düzgün yapamıyordum. Karnımda bir ağırlık bir kütle oluyordu resmen. Spora aç gidilir evet, aç gittiğim halde böyleydi. Sanırım vücut için de pek kolay oluyormuş aslında o şekilde beslenirken spor yapmak.

Aç mı geziyorsun? Kahvaltıyı nasıl yapıyorsun?

Ekmeği kahvaltıda yiyememek sanırım benim en çetin imtihanım oldu. Ama bırakmalıydım çünkü çok yiyordum. Öğlen akşam yiyeceğim ekmeği kahvaltıda yiyordum. Bir taraftan da çocuğu yedirirken bir saat sürüyordu kahvaltım. Doyma hissi gelmiyordu 🙂

Şimdi kahvaltıda patates olursa zorlanmıyorum zaten. Yumurta da tok tutuyor. Onlar yoksa ekmek yerine havuç yiyorum. Bu benim ekmeğim diyorum 🙂 Biraz fındık cevizle destekliyorum. Diğerleri zaten sabit, peynir zeytin yeşillik vesaire. Doyuyorum. Sadece öğlen daha çabuk acıkıyorum. Fındık ceviz pahalıya gelmiyor mu diyorlar. Bir kase fındık yemiyorum ki oturup. Yani eskisi gibi doyma hissi olarak mideye bir ağırlık binmesini isterse bir kase fındık da yiyebilir insan. Fakat o iyi birşey olur mu bilemem 🙂

Ekmeksiz beslenmek pahalı beslenmektir gibi bir kanı var. Sanki hep et protein almak gerekmiş gibi. Ben buna katılmıyorum. Ekmeğin verdiği şişkinlik ve ağırlık hissini aramadığınız sürece pahalıya kaçmaya gerek yok.

Tabi şunu belirtiyim, benimkisi glutensiz beslenme değil. Bulgurdan vazgeçemem. Benim amacım ekmek ve yufkadan kaçmak. Bulgur pek bir işlemden geçmemiş öz bir gıda. Yiyecek birşey bulamadım mı hemen bir çiğ köfte yoğuruveren bir insan olarak ince bulgurdan vazgeçemem. İlk başlarda pirinç ve bulgur pilavı da yemiyordum. Fakat ona devam edemedim. Pek doyurucu olmayan sebze yemeklerinin yanında bir iki kaşık almak gerekebiliyor akşamları. Fakat eskisi gibi tabağımı doldurmuyorum. Çoğunlukla da hiç almıyorum.

Kendime baştan beri sınırsız izin verdiğim unlu gıda tarhana oldu. Tarhana gibi faydalı olmazsa olmaz bir lezzeti unsuz yiyemeyeceğime göre yapacak bir şey yok..

Ve unsuz şekersiz beslenmenin en sevdiğim sonucu ister istemez sağlıklı beslenmek oldu. Yani bakıyorum bir yemeğin yanında şöyle doyurucu bir salata yapmazsam aç kalacağım, mecbur yapıyorum. Ama ekmek olsaydı o salatayı yapmayıp yerine ekmek yiyecektim.


Aç gezmek gezmemek de insanın elinde. Un şeker yemiyorsan, yiyebileceğin bir şeyler de hazırlamıyorsan aç gezersin. İçimin kazınmasına müsade etmemeye çalışıyorum. Kazınırsa da hurma, pestil, fındık, ceviz yoksa hemen bir elma bir meyve muz filan bir şey atıyorum ağzıma. Yoksa çok fena alarm çalıyor ve yiyemediğin ne varsa abanıp hepsini bir güzel götürme hissi geliyor. Kendimi o korkunç duruma getirmemeye çalışıyorum.

Çocukları da kısıtlıyor musun?

Hayır. Onların karbonhidrata bizden çok ihityacı var büyüme dönemindeler. Zaten ekşi mayalı tam buğday ekmeği alıyoruz eve. Makarnalar, pilavları da çok sık yapıyorum. Sadece bir kaç şeyi almayarak yapmayarak onları korumaya çalışıyorum tabi. Beyaz ekmek, yufka ve şeker. İşte tatlı kek yapmıyorum çocuklara eskisi gibi. Bu seneyi hastalık bakımından rahat geçirdik elhamdülillah. Şekeri azaltmanın etkisi olduğunu düşünüyorum. Canan Karatay diyor ya şeker vücudun en sağlam yapısı dişi bile mahvediyor, varın organlara hücrelere nasıl zarar verdiğini siz düşünün. Çocukları bir şeyden mahrum bıraktığım hissi yok, onlara iyilik yaptığım hissi var.

Ne kadar devam edeceksin? Kaçamakların oluyor mu?

Şu ana kadar kaçamak diyebileceğim seviyede bir şey olmadı. Fakat insanlar çok ısrar ediyorlar. Davetlerdeki ısrarlara kulak asmıyorum yoksa halim nice olurdu 🙂 Sömestirde anneme gitmiştik, mantı yaptık. O kadar yaptık bir lokma bile tadına bakmayacak mısın dedi annem. Baktım tadına tabi.

Benimki hastalık tedavi gerekçesiyle olmadığından çok ısrar görüyorum böyle. Nadiren ısrar olmadan kendim de yapıyorum bu tadına bakma işini 🙂 Ama orada bırakıyorum. O ilk lokmayı alınca teskin oluyorum zaten. Yoksa o kadar zamandır gösterdiğim çaba boşuna gider diye düşünüyorum.

Doğumda aldığım kiloları verene kadar biraz daha böyle sıkı devam edeceğim. Fakat en başta beni tetikleyen şey zayıflamak değil canlılık pozitiflik hafiflik hissi olmuştu. Hem bedensel hem psikolojik olarak bir can geldi sanki. Zihnim netleşti, beynim temizlendi sanki.. Bu hisle yaşamaya devam etmek istiyorum. Kiloları verdikten sonra ufak tefek esnetmeler yapsam da bundan sonra eski yeme şeklime dönmem herhalde.