Bir kaç gün önce Çorlu’da bir meslek lisesinin öğrencilerinin öğretmene yaptığı saygısızlık videosu medyaya yansıdı biliyorsunuz. Olaya ayrı üzüldüm, tam da bizim oralarda olmasına ayrı.

Görüntüleri izlerken o çocukların on sene önceki halini düşündüm. Bu çocuklar 17-18 yaşında olduklarına göre 2008 yılında 7-8 yaşında masum masum okuluna giden çocuklardı. Ne olmuştu da bu hale gelmişlerdi? Ya da ne olmamıştı da? Öğretmeni kucağa alan bir terbiyesizlik neyin eseriydi?

Açıkçası ben suçu kendimizde aramaktan yanayım öğretmenleri linç etmekten değil. Çocuklarım ergenlik yaşına yaklaştığından beri toplumca çocuk yetiştirme tarzımızın sorunlu değil aşırı travmatik olduğunu düşünmeye başladım. Hem çocuklar hem de yetişkinler açısından.

Çocuklara şiddet uygulamamak noktasında bir duyarlılık oluşuyor elbette bu güzel bir şey. Fakat bu demek değil ki anne baba çok ciddi kırıldığı bir konuda genç evladına en ufak bir kararlılık göstermekten aciz olsun.

Fakat gördüğüm kadarıyla değil kararlılık en ufak bir sitem etmekten aciz ebeveynler çoğalıyor. O zaman da çocuk sizi itilip kakılabilecek, tepki vermeyen bir bünye olarak görüyor.

Oysa ergene şiddet uygulamamak, kendimizi şiddet uygulanacak duruma düşürmek değil. Elbette ki bunu o öğretmen için söylemiyorum çünkü gençler saygısızlığı karakter haline getirdikten sonra çocuğu sadece bir kaç ders gören öğretmenin işin içinden çıkabilmesini beklemek gerçekçi değil.

O çocukların ana babasından da değil aslında toplumca kafamızı istila etmiş mitlerden söz ediyorum.

Çocuklara 0-10 yaş döneminde nasıl davranılıyorsa ergenlik döneminde de öyle davranılmasını aklım havsalam almıyor. Halbuki genç kişi artık yetişkin edasıyla muamele görmek istiyor.

Bakınız şu hayatta herkes rüşdünü ispatlamaya çalışıyor. Küçük çocuk bunu oyun oynayarak koşarak keşfederek yapıyor. Evdeki kadın temizliğiyle yemeğiyle anneliğiyle ciddiye alınmak istiyor. Babalar iş hayatıyla.

Peki ya tam adanma yaşındaki genç rüşdünü neyle ispatlayacak? Ne yaparak ciddiye alınacak? Üniversite sınavına hazırlanarak mı?

Fakat hayat o sınavdan ibaret değil ki. İlişkiler, günlük rutinler, sorumluluklar var. Çocuğu bunlardan soyutlayıp şu hayatın tek realitesi sınavmış gibi davranmanın faturasını da o anne baba ödüyor hikayenin sonunda.

Dün gece evimize misafir gelecekti. Evde 3 günün tozu vardı süpürdüm ve 3 numara altına çiş yapınca onu yıkayıp giydidirken arkadan evi silmeye zamanım yetmedi. 10 yaş kızıma (yaşı 10 ama görüntüsü 15) ‘Sen de hemen şu kovayı hazırla yerleri sil’ dedim. Ödevi varmış da bilgisayarda slayt hazılıyormuş da birşeyler geveledi. ‘Sadece salonu silsem bütün evi silmesem..’ lerle başlayan bir demogoji sürecine girdi.

Bence burada aman çocuğu bırakayım dersini yapsın ya da şimdi sorun çıkmasın mantığı gümlemektir. Zira yaptığı ödevin ne olduğunu da biliyorum bilgisine ya da kişiliğine pek bir şey katan bir ödev değil. (Zaten hangi ödev öyle?)

Hadi muazzam bir ödev dahi olsa çocuk büyüdüğünde yaşadığı ev kirlenecek mi kirlenecek. Temizlemesi gerekecek mi gerekecek. Hayat böyle mi böyle. O zaman şimdiden bu hayata oryante olsa iyi olur.

Aynen şöyle cevapladım: ‘Yaa bütün evi silmek çok öyle mi, bir dahakine süpürgeyi de sana yaptırayım da çok kavramını değiştireyim. Hemen kalkıyorsun o ekranın başından, evi silmen 15 dakikanı alır bu da senin ödevini geciktirmez.’

O sırada tembellik etmek istediği için çocuk sizinle mücadele ediyor ama aslında büyük resimde o da hayatı öğrendikçe kendi kendisinden memnun hale geliyor zaman içinde. Aşırı direnç gösterirse üzerine gidip kolundan tutarak yaptırmıyorum elbette ama daha sonra sitemimi okkalı bir şekilde iletiyorum. Örneğin onun bir ricasını yapmıyorum ya da gönülsüz yapıyorum, sen geçen gün şunu şunu yapmayarak hatrımı kırmıştın hala unutmadım gibi şeyler söylüyorum.

Şimdi burada ben çocuklarımı böyle sorumluluk sahibi yetiştiriyorum gibi kibirli bir mesaj da vermiyorum size. Misal vermek için yazdım. Hatalarımı yazsam işinize yaramaz çünkü. Ayrıca sorumluluk vermek konusunda da kendimi çok eksik görüyorum o da ayrı konu.

Fakat en azından savunduğum düşünce durduğum taraf belli. Bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Aman bırak gençliklerini yaşasınlar, derslerini yapsınlar gibi bir kafam yok. Hiç yok. Çünkü çocuk gençliğini de yaşayamıyor ciddiye alınacak bir şeyler yapmadığında. Kendini işe yaramaz ve amaçsız hissediyor. Hele de derslerle de ilgisi olmayan bir karakterse o çocuğu kim neyle nasıl takdir edecek? Çocuk dikkat çektiğini, beğeni gördüğünü nasıl hissedecek? Öğretmeni kucağa alarak mı farklı bir şey yapmış olacak?

Ergenin en önemli karın ağrısı ciddiye alınmak değil miydi? O zaman neden ciddiye alıp birşeyler yaptırmıyoruz bu çocuklara?

Denemekle çareler tükenmez. Bizim oğlan (yaş 12) geçen yaz Ümraniye Kazım Karabekir’de bir marangozda çalıştı. Ondan önce yine Ümraniye marangozvari bir hobi atölyesinde çalıştı. Bu sene gitmek istemedi evde Osmanlıca öğrenmeye sardı kendi kendine. İnternetten kitaplar sipariş etti. Okumayı çözdü şimdi yazısını geliştirmeye çalışıyor. Bir yandan havuza gidiyor. Elbette ki kendisi gidiyor. Kız da (10 yaş) her türlü hobi işlerine meraklı. Kendine değişik değişik kalem kutuları çantalar yapıp yapıp kullanıyor. Neyin nasıl yapılacağını adım adım anlatan yerli yabancı youtuberlar sağolsun.

Demiyorum ki her ergen bunları yapabilir ilgi meselesi fakat mutlaka gerçek hayatta birşeyler yapmalılar.

Çocuk genç arası bu evlatlar bir şekilde boşu boşuna hissetmekten kurtulmalılar.

Yeri gelmişken çocuklara ergenliğe adım attıklarında kendilerini yoktan var eden Yaratıcı’ya karşı sorumlulukları olacağını öğretmenin faydasını atlayamam. Sadece onlara değil bana da ciddi bir katkısı oldu. Bu daha dünkü bebek diye baktığın çocuktan yeri göğü Yaratan 5 vakit bağlılık göstergesi bekliyor. Senin de çocuğa bakışın değişiyor. Ne yetişkinler namaz kılmıyor diye bakamazsın o çocuk ciddiye alınıyor Allah indinde.

Artık nasıl evlenen bir insan evine karşı sorumlu, çocuğu olan bir insan çocuğuna karşı sorumlu oluyorsa, ve sevgisini sorumluluklarını yerine getirerek göstermesi icap ediyorsa ergen için de aynı şey geçerli oluyor. Mükellef oluyor.

Toplumca ‘Bu çocuk çok değişti hiç bizi dinlemiyor’ şeklinde cümle kalıplarıyla yorumlayageldiğimiz felaket sürecinin de çocuklara mükellef oldukları bilinci verdiğimizde yatışacağı kanaati bende çok kuvvetli bir şekilde oluştu.

Zira çocuk dinlemesi gereken yeri bulunca durulmakta ve sakinleşmekte yol alabiliyor. Gerçekten beni bir önemseyen büyük ve mutlak bir Varlık var diye düşünmek de ruhuna ilaç gibi gelebiliyor.

Sözün özü 10 yaş ve üzeri çocuklarımıza ne şu hayatın ne sonsuz hayatın şartlarından ve gerçekliğinden söz etmeyip, bırak gençliğini yaşasın bırak rahat etsin dersini çalışsın demek ne onlara ne de bize rahatlık olarak geri dönmüyor.

Çünkü rahatlık nefsi saldım çayıra mantığıyla serbest bırakarak olmuyor. Nefsini serbest bırak ama çocuğun kafası rahat değil, ruhu rahat değil kalbi rahat değilse açlıktan kıvranıyorsa ana babanın da toplumun da rahatını bir şekilde bozabiliyor malesef.