Kayınvalidem hemen her bayram ziyaretimizde ya da onun bizi ziyaretlerinde köyden şehre ne kadar az eşya ile geldiklerine değinir. Örneğin bir çocukla beraber toplam 3 kişilermiş fakat iki kaşıkları varmış bir üçüncüsünü alamamışlar bir süre.

Onun bu sözlerini eskiden anlam veremeden dinlerdim. Son zamanlarda ise özenerek dinliyorum. Allahım sadece iki kaşık mı, ne kadar muazzam bir kafa rahatlığı olurdu diye geçirerek… Çünkü tıpkı etrafımdaki nice yaşıtım gibi artık evin içindeki eşyalardan ciddi biçimde bezmiş durumdayım.

Elbette bunları kayınvalidemin yanında ağzımdan kaçırmıyorum zira peşi sıra gelecek olan bizlerin ‘yokluk bilmediğimize’ dair yorumların ne onlara ne bize bir faydası olmadı olmayacak, biliyorum.

Daha bir kaç yıl öncesine kadar arkadaş gruplarında hangi eşya nasıl hayatımızı kolaylaştırır, nasıl kullanılır gibi konuları konuştuğumuz olurdu. Bugünlerde ise hangi eşyadan nasıl kurtuluruz konusu açılınca kapanmak bilmiyor. Çok eşya düşkünü sandıklarımız bile evlerindeki koca koca vitrinleri içindeki kokoş döküntülerle birlikte elden çıkarıyor.

Bu çılgınca gidişin hakikatli bir sebebi olmalı diye düşünüyorum. Allahım ne kadar ihtiyacımız varmış hiç ihtiyacımız olmayan şeylerden kurtulmaya diye geçiriyorum.

Ne kadar çok şeye sahip olursak o kadar mutlu değil mutsuz olduğumuzu deneme yanılma yoluyla öğrendik malesef.

Bizi bu yolla öğrenmek zorunda bıraktıkları için bu konuda eskilere biraz kırgın olduğum da söylenebilir. Bir eşyayı birine verecek ya da atacak olsak hala ölesiye engelleniyoruz. Aman verme, aman lazım olur, aman sakla…

Size bu yazıda uzunca anlatacağım sürecin başlaması, yani hayatımdaki en mühim sıkıntılardan birinin eşyalar olduğunu fark etmem, bir yıl önce bir kaplıca ziyaretimizde bomboş –aslında boş değil ama bana bomboş geldi işte– bir evde kalırken oldu. Bolu’da belki 30 belki 40 yıl önce yapılmış, eski bir konaklama sitesinde bir daire kiraladık. Bu tarz dairelerde tencere, tabak, çatal filan olur ya onlar bile yoktu. Sadece buzdolabı, ocak gibi büyük eşyalar vardı.

Orada inanılmaz bir huzur  içinde yaşadım. Ben niye böyle hiç olmadığım kadar özgür hissediyordum kendimi acaba? Yine yemek yapıyordum, yine bulaşıkla uğraşıyordum günlük rutinlerim vardı fakat kafamın içinde ve de 24 saatin büyük kısmında harika bir rahatlık vardı. Bulunduğumuz yer lüks de değildi, oldukça eskiydi.

Eşimle istediğim gibi sohbet edebiliyor, çocuklara zaman ayırabiliyor, kendi kitabımı okuyabiliyor, bahçenin yeşilliğini hiç bir şey bölmeden uzun uzun izleyebiliyordum.

Evde olsam muhakkak o gün yaptıklarımın hiç birini yapamayacaktım. Çünkü günlük rutinlerin haricinde eşyalarla ilgili yapılacak pek çok iş oluyordu. Onu oraya koy bunu yerine kaldır, düzenle türünden işler peşimi bırakmıyordu.

İşte burada yanımızda getirdiğimiz 5 tane çatal-kaşık ve 5 tane tabak bize yetiyordu. Ve bunları yıkayıp kaldırmak sadece bir iki dakikamı alıyordu. Normal hayatta neden bu kadarı yetmesindi. Evde sadece 5 tane tabak olamaz mıydı?

Olamaz diyenlere olamaz dedirten, olamayacağına inanmalarıydı.  Yaparsan pekala olurdu. İnanırsan pekala yapardın. Böylece ben 40 küsür kaşık, 40 küsur çatal, bir o kadar bardak, bir kaç katı kadar çekmecelerdeki ıvır zıvır, bilmemkaç parça tabak takımı, bilmemkaç tane tencere, saklama kabı ve borcamla uğraşmak (saysak bir mutfakta kaç parça vardır acaba Allahım yazarken bile nefret ve esef..) zorunda kalmazdım.

Bu aydınlanlamayı yaşadıktan sonra eve gelip herşeyi bir hışımla attım şeklinde gelişmedi hikayenin devamı. Bu düşüncelerimin bir sene boyunca pişmesi gerekti. Sonradan pişman olmayı göze alamazdım. Gerçekten bunca eşyayla yaşamanın benim moral ve enerjimi nasıl emdiğini gözlemlemeye bıraktım kendimi. Nitekim deney hep aynı sonucu verdi.

Evin içinde karşıma çıkan her eşyaya zihnimi bölen bir parça olarak bakıyordum.

Eşya parçalarından nefret ediyordum.

Sizin yüzünüzden hayatımda istediğim hiç bir şeye doğru düzgün odaklanamıyorum diyesim geliyordu eşyalara.

Hele ki 3 çocuğun okul giriş çıkışları, yeme içmeleri, yatış kalkışları, problemleri, devam ettiğim derslerim, ayrıca sınav dönemlerimin ve de vazgeçmediğim sporumun her saniyeyi önemli kıldığı yoğun günlerde eşyaların sadece ‘öne çıkanlarını’ kullandığımı fark ettiğimde, artık pratiğe dökülebilecek net kararı vermiş oldum.

Sadeleşme akımlarının öne sürdüğü seksen yirmi kuralına göre evdeki eşyaların sadece beşte birini kullanıyormuşuz, bana göre o kadar bile değil, yirmide bir filan olabilir. Geri kalanlar hacimce evde, anlamca beynimizde depo. Yani maddî manevî yük.

Zihnimde kalmayıp bedenimi de hantallaştıran ve beni yılgın yapan bu yükü fark ettikten sonra bir akşam kendimi bir minimalizm videosundaki soruları cevaplarken buldum. (Malesef videolar kaldırılmış)

 

Cevapları yazdığım not bir mobilya markasının not defteriymiş sonradan fark ettim. Acı bir ironi benim için

Binbir çeşit sadeleşme felsefesi ve yönteminin sosyal medyada cirit atıyor olması da aslında bir kesret problemi. Ben kendime en yakın ve anlaşılır bulduğum bir tanesiyle başladım.

Süreci uzun uzun anlatmak, yöntemlere dair ayrı bir yazı konusu. Fakat sadeleşme sürecinde oldukça zorlandığımı söyleyebilirim. Çünkü ben herşeyden birden kurtulmak istiyordum ama bazen sadece gardolabı boşaltmak ve yeniden tasnif etmek bir kaç gün sürüyordu. Zaten sadeleşme danışmanları da bu işe en az 8-9 hafta ayırmak gerektiğinin altını çiziyor.

Henüz mutfağımdaki tabak sayısı 5’e inmedi. O kadar uç bir değişime adım adım sindirerek ve yeni şartlara uyum sağlayarak gitmek gerektiğini düşünüyorum. Fakat eskiye göre muazzam bir azalma oldu.

5 tabak hedefimden de vaz geçmedim. Olabileceğine inanıyorum. Çünkü azalttığım her eşyayla yaşadığım rahatlama hissi paha biçilmez.

Sanki üzerimde büyü varmış da kurtulduğum her eşya ile bir düğüm açılıyormuşcasına bir ferahlama hissediyorum. Özgürlüğümü geri alıyor gibiyim.

Doya doya yaşadığım bir diğer özgürlükse almama özgürlüğü oldu. Etrafımdaki bir çok arkadaşım gibi ben de alışverişten nefret ediyorum. Hatta önemli bir ihtiyaç olup alış verişe vakit ayırmam gerektiğinde bile illallah ediyorum. Bütün gün söyleniyorum. Çevreye zararlı bir insan haline geliyorum. Hani nerede şu alışveriş düşkünü diye adı çıkmış kadınlar, etrafımda bir tane bile onlardan yok diye diye dolanıyorum.

Garbolabımı yerleştirirken bu durumla ilgili  fark ettiğim çok mühim bir şey oldu. Kendime aldığım kıyafetlerin yarıdan fazlasını, çocuklara bir şey alırken panikle ve korkuyla almışım. Ya bir gün böyle bir giysi için alışverişe çıkmam lazım olursa, ya yine alış veriş vaktimden çalarsa, ya yine bütün günüm giderse korkusuyla. Giysilere bakıp ben bunu niye almışım ki diye düşündüğümde hep bu duyguyla karşılaştım. Ne kadar acı değil mi… Üstelik rahat bulduğum kıyafetler dışında hiç birini de giymiyormuşum.

Kendime o rahat bulduğum tarzda demirbaş bazı kıyafetler belirledim. Karşıma çıkabilecek her ortama uygun olanlardan. Bunlar önümüzdeki on yıl daha hatta ölene kadar bana yeter artar diye düşündüm. Şaka yapmıyorum.

Ne giyeceğime dair kafa yükü çekmek çok daha ağır. Üstelik artık bir sene boyunca aynı kıyafeti giymenin trendleşmeye başladığı 21. yüzyıldayız.. Trend diye değil insanlarda ortaya çıkan farkındalığı göstermesi açısından önemli bence bu durum.

Varsın etrafta hala farklı giyinmenin farklı olmak olduğunu zannedenler çok olsun. Onlar kendileriyle aynı bakış açısına sahip olanlar dışında kimseye bir zarar veremezler. Benim kendi hayatımda istediğim fark başka.

Böylece bu konuyu da başımdan savdım. Zaten mutfakta ve gardolaplardaki parçaları gözden geçirirken ve acımadan elden çıkarırken, bir daha aynı hacmi eve sokmamaya yani almamaya dair bir kararı da doğal olarak vermiş oluyorsunuz.

Tüm bu sürece dönüp baktığımda bir iç geçiriyorum ve şöyle diyorum:

Çok eşyaya sahip olmak ne kadar da hikmetsiz, işe yaramaz bir şeymiş. Ama bize her eşya çok işimize yarayacak, ne kadar çok olursa o kadar işimize yarayacak gibi tanıtmışlar. Bizim o kadar fazla sayıda eşyaya hakim olacak ve idare edecek zihin ve beden gücümüz olmadığını gözden kaçırmışlar.

Bu yazıyı yazmaya bir ay önce başlamıştım ama bugünlerde bir de kriz korkusu var memlekette. Vatanım milletim için elbette endişe ediyorum fakat kendi küçük dünyam adına korkasım gelmiyor. Gelecekte yiyecek içecek dışında pek bir şey almamayı planlarsak kriz bize ne edebilir?

İnşallah yiyecek içecek konusunda da Rabbimiz bizi zalime muhtaç etmez. Ederse biz kendi nefsimize zulmettiğimizdendir.

Zaten artık yiyecek içecek için de markete gitmek ziyadesiyle ruhumu sıkıyor. Bakın dün memleketimde bir tanıdığın çok da bakımlı sayılmayan, içinde pek bir şey kalmamış gibi görünen bahçesinden birşeyler toplayalım dedik. Kaç kova mahsul topladık…

Kızlarım

Ayrıca nimetlere ‘bize böyle ikram edilişlerini seyrederek’  erişme isteğim depreşti.

Toprak da başka bir bakımdan aslında hiç bir şeyin sahibi olmadığımızı gösteriyor.

Bu kadar bol bu kadar hesapsız bir veriliş, şu verilenlerin sahibi olmaktan ne kadar uzak olduğumuzu gösteriyor.

Sahip olmanın ağırlığını değil ağırlanan bir misafir olmanın duygusunu yaşatıyor.

İster evdeki sadeleşmeyle, ister toprağa yönelişle yeşile kaçmayla aradığımız duygu hep aynı.

Hafiflik.

Sahip olmanın yükünü taşıyan olmaktan kurtulmak.