Dersimiz Amentü

Birbirinden harika kitaplar çıkıyor. Alıyoruz okuyoruz ama iş burada sizlere söz etmeye gelince alıp okuma hızında olamıyoruz nedense.

Ne okuyalım, çocuklarımıza ne okutalım diye soranlara verecek o kadar çok cevabım var ki. Ama sadece kitapların isimlerini liste gibi sayıp geçmek istemiyorum.

Her bir kitaptan ayrı ayrı bahsetmezsem neden beğenip tavsiye ettiğimiz anlaşılmaz, dahası kitabın hakkı geçer diye düşünüyorum sanki 🙂 Önümüzdeki bir süre sadece kitap tanıtımlarına ayırsam çok iyi olacak.

‘Dersimiz Amentü’ kitabı, Uğurböceği yayınlarından Özkan Öze imzasıyla çıkmış.

Herşeyden önce çok sürükleyici. Çünkü sınıf var, farklı karakterler var, olaylar var.

Sonra çok ilginç beklemediğiniz bir tarz var. Bir din dersi öğretmeni imanın altı esasını sınıfındaki çocuklara, onların merakını en üst seviyeye çıkaran sorular ve sorgulamalar eşliğinde anlatıyor. Ve çok da eğlenceli bir biçimde.

Din dersi de diğer dersler gibi, çok da ilgimizi çekmeyen bir takım hazır bilgileri hafızaya almak tarzında geçiyor okullarda.

Ya da çocukların dersi kaynatmak için kabak tadı veren bir takım klişeleşmiş soruları sorduğu bir dersti bizim zamanımızda.

Kitapta bu soğuk ders işleme anlayışını değiştiren bir din dersi öğretmeni var karşımızda. Ezberletmek değil inandırmak için anlatıyor dersi.

Bu inandırmak konusunu biraz açmak istiyorum aslında.

Günümüzde inandırmak deyince, birini belli mesajlara sürekli maruz bırakarak bir taraf haline getirmek anlaşılıyor.

Bir insanı doğuştan itibaren koyu bir Fenerbahçe, Galatasaray ya da Beşiktaş taraftarı haline getirmek çok kolaydır mesela. Hep översiniz, her tarafı posterlerle, armalarla, aynı renklerle donatırsınız. Coşku da verirsiniz biraz. Holigan olur çıkar.

Ya da siyasi ve kültürel ideolojiler de bu şekilde rahatlıkla verilebilir.

Söz konusu iman ve din olduğunda da, yöntem böyle holigan yetiştirme tarzı mı olmalıdır? Taraftar yapmak inandırmak mıdır?

Yanlış anlaşılmasın, dinî söylemlerin, cümlelerin, mesela tekbirin selamın yayılması lazım. Söylenmesi söyletilmesi lazım. Elbette. Demek istediğim o değil.

Demek istediğim şu. Vahiy bir şeyleri sorgulamadan ezberlememiz için gelmemiş. Tam tersi vahiy sorgulayan insanlara hitap ediyor. Din eğitiminin holigan yetiştirmekten bir farkı olmalı.

Farkı olmazsa, görüntü olarak ehl-i diyanet görünürüz. Kuran okuruz, oruç tutarız, namaz kılarız. Ama dünya ve ahirete bakışımızın, hiç inanmayanlardan çok farklı olmayabilir.

Kuran’ın emir ve yasaklarının doğru olduğuna inanmak zorunda olduğumuzu düşünürüz. Halbuki hakiki iman, inanmak zorunda olmak değildir. İnandığın değerin mükemmel olduğuna dair güçlü bir kanaate sahip olmaktır.

Malesef herşeyin sorgulandığı, didik didik edildiği bu asırda çocuklara dinimizi tanıtırken skolastik anlayıştan kurtulduğumuzu söylemek güç.

Oysa neye neden inandığını bilen çocuklar için uğraşmak lazım. Dersimiz amentü kitabı böyle bir çaba içine girmek isteyenler için de yol gösterici.

Duam, böyle kitapların sayısı artsın inşallah.

Continue Reading

Elma elma söyle bana

Oğlanın(10 yaş) fen bilgisi ödevi varmış. Beraber yapılacak bir etkinlikmiş. Onu yapalım dedik bir kaç akşam önce. Eşim de evde yoktu.

Dişlerimiz hakkında konuşacakmışız. Bir kaç kişi bir arada elma filan yeyip diş izlerimize bakacakmışız. Hangi dişlerimizle ne yapıyormuşuz..

Korkmayın bu yazının konusu dişlerin fonksiyonları filan değil.. Biraz okul derslerinin hal-i pürmelali. Biraz da öğrenmenin çocuklara neden sıkıcı geldiği..

Zührenur (8yaş) da bize katıldı. Başladık incelemeye. Elmalardaki ön dişlerimizin izine baktık. Nasıl yediğimize dikkat ettik. Zaten biliniyordu ama daha bir pekiştirdiler herhalde hangi dişin ne işe yaradığını. Dedik ki, kesici dişlerle ısırırız. Köpek dişlerle kavrarız. Ve biraz daha küçültürüz. Sonra arkaya göndeririz. Azı dişleriyle  iyice parçalarız.

Kitaba açık ağız illustrasyonu koymuşlar. Dişlerin hepsi meydanda. Şekillerine baktık.

Sonra da eğer azılar önde olsaydı, onlarla ısırabilir miydik dedik. Kesiciler arkada olsaydı ağzımızın içine batmazlar mıydı gibi ihtimaleri gözden geçirdik. Laf döndü dolaştı, ‘e o zaman dişleri bu kadar hikmetle yerine koyan var’a geldi.

Sonra da ben lafı şuraya getirdim istemsiz şekilde.

Dedim ki, biliyor musunuz çocuklar bir dişin yerine sahtesi gelince anlıyorsunuz gerçeğinin kıymetini.

Bir dişim hamilelikte çürüdüğü için çekildi. Sonra yerine implant yapıldı. Defalarca gittim geldim, ölçü alındı, kalıp yapıldı falan. Defalarca ağzıma uyuşturucu iğne yapıldı. Sonra çene kemiğime vida gibi çakıldı o implantın kökü olan titanyum. Üstüne beyaz diş yapıştırıldı. Dünyanın da parasını verdik. Ama asla eskisi gibi güzel gözükmedi. Ve üstelik dişin çakıldığı üst çene kemiğimde, bazen kafama kemiklerin içinden ağrı şeklinde giden bir sızı oluyor dişimi temiz tutamazsam. Hemen iltihap oluyor. O dişin gerçeği, bir etin içinden kolayca çıkıvermişti. çok güzeldi. Şimdiki gibi rengi soluk değildi. Işıl ışıldı. Ve hiç ağrı sızı yapmıyordu.

Çocuklar için çok ibretlikti anlattıklarım tabi. Ya da benden daha önce on kere dinledikleri hikayeyi yine dinlemek zorunda kalıyor da olabilirlerdi. Herneyse…

Sonra da dedim ki, çocuklar ben bu dişin gerçeğine hayran oluyorum ya şimdi. O gerçeği zahmetsiz, güzel, hoş bir şekilde bana vereni düşünüp O’na hayran olmazsam olur mu? Yoksa hiç bir şeyden haberi olmayan dişe mi hayran olmalıyım?

Aaa yok canım. Olmaz dediler. Elbette ki yapanı, tasarlayanı düşünmek lazım noktasında birleştik.

Sonra dedim ki onlara, yahu size okulda böyle herşey kendi kendine oluyor gibi anlatıyorlar ya hani. Azılar azı olur işte doğal olarak, kesiciler kesici olur. İşte insanın 3 yaşına kadar süt dişleri çıkar, 7 yaşında da yetişkin dişleri çıkar diyorlar ya.

Ya da bitkiler fotosentez yapar diyorlar. İnsandaki şu hücreler şu görevi yapar filan diyorlar. Sindirim sistemi şunu yapar, boşaltım sistemi bunu yapar. Herşey herşeyi kendisi yapar gibi anlatıyorlar. ‘Diş çıkar’ diyorlar mesela.

Bu size garip gelmiyor mu? Başında biri olmasa hiç de öyle normal normal işlemesi mümkün olmayan bir düzen var aslında değil mi? Ama bize onu olağan  gösteriyorlar..

Sıkıcı hale getiriyorlar. İşte ööyle işleyen bir düzen var, normal normal işliyor. Biz de bunları öğrenmek zorundayız gibi hissediyorsunuz siz de.

Deseler ki, tüm bunları yapan biri var… Mesvimleri döndüren.. Güneşin ışığını size gönderen.. Dişleri tasarlayan ve çıkaran.. İnsanın kanındaki maddelerin ayarını programlayan.. İç organları değişik değişik vazife ve şekillerle insanın vücuduna yerleştiren. Gözü kulağı ağzı burnu yüzümüzde en şık şekilde takan.. Biri var deseler. Ne kadar değişik olurdu değil mi.. Sevgi hissederdik tüm bunları yapan için. Hayret hissederdik.. Kendimizi değerli hissederdik.

Zührenur’dan bir itiraz geldi: Ama anne bu din kitabı değil ki bu fen bilgisi kitabı..

Bak bak.

Dedim ki, Zührenur sen Allah’ın verdiği dişleri her zaman kullanıyor musun, kullanıyorsun. Ya da eli kolu, gözü, ayağı. Günler, mevsimler, meyveler, sebzeler. Bunların hepsi senin hayatının ta kendisi değil mi? Neden din dersinin konusu olsun?

Bir şeyin ne kadar güzel olduğunu görüp, bu dinin konusu deyip onun bir yapanı yokmuş gibi yapmak iyi bir şey mi? Vicdanlı bir duruş mu?

Hayır dedi, tasdik etti Zührenur.

Elmayı yemiş bitirmiştim o sırada. Elma çok güzelmiş dedim. Elhamdüllillahı da arkasına ekledim.

Peki Zührenur dedim, kendi kendine mi güzel olmuş elma? Hayır.

Arkasında elhamdüllilah demek işte, onun bir yapanı var demektir.

Ben bu elmanın nereden geldiğini biliyorum elhamdülillah demektir.

Böyle bakın siz de herşeye.

Continue Reading

Çocuklar namaz kılmak istemediklerinde ne yapıyorsun?

‘Çocukların nasıl namaz kılıyor’ şeklinde pek çok soru geliyor.

Daha doğrusu ‘namaz kılmak istemediklerinde ne yapıyorsun’ şeklinde.

En başta konuşup artık namaz kılma yaşlarının geldiğini söylemiştik zaten. Namazla ilgili Risale-i Nur bahisleri ve hadisler okumuştuk. (Burada da Çocuğumuzun namazı çocuğumuzun geleceğidir demiştik.)

Namaz kılmanın hayatımızdaki en önemli şey olduğu da muhabbetlerimizde hep geçiyor. Bir günün 23 saatini dünya için kullanıp bir saatini namaza vermezsek ne büyük zarar edeceğimiz gibi konuları yeri geldikçe konuşuyoruz.

Uygulamada da keza öyle. İşte ne bileyim yolculukta bir namaz vaktini kaçırmamak için bazen planlarımızı tamamen değiştirmemiz. Evde ezan okunur okunmaz namaz telaşına girmemiz vesaire.

Allah’a şükür, bu namaz çok önemli bir şey mesajını alabildiklerini düşünüyorum.

Peki mesajı almış olmaları düzenli kılmaları için yeterli mi, değil.

Namaz vakti gelince hatırlatıyorum. Hadi çocuklar öğle namazı vakti, hemen kılalım diyorum.

Abdestler yoksa önce sen gir sonra sen sırası belirliyorum hemen. Akşamları baba varken cemaatle kılmak zaten daha kolay oluyor. İhtiyaca girdiklerinde ya da dışarı çıkmadan önce abdest alıvermelerini de telkin ediyoruz. Hazırda abdest olunca namazı kılmak çok kolay.

Peki kılmak istemediklerinde ne yapıyorum?

Anlıyorum namaz insanın nefsine zor gelir benim nefsime de zor geliyor. Ama şu dünyada zorlanarak yaptığımız şeylerin en değerlisi namaz, hadi bakalım diyorum.

Hani bu duyguları anlama faslını fazla incelmeden hassaslaşmadan hızlıca geçip sadede gelmeye uğraşıyorum. Üzerinde tartışmaya, iddialaşmaya mahal vermemeye çalışıyorum. 1-2 defa söyledikten sonra baktım kalkmıyorlar. Faydası olmayan hadileme durumuna düşmemeye çalışıyorum. Şöyle yapıyorum:

– Bazen geceleri yatma hazırlığına start vermek için kullandığımız yüksek sesle 1-2-3 dediğimde kalkılacak hareketini uyguluyorum. (Tabi bu hareketin evde yerleşmesi için gözünü sevdiğim baba otoritesi gerekmişti.)

– Bazen 21. sözdeki namazla ilgili ikazlardan ilham alarak bir şeyler söylüyorum. Nasıl midenin yemeğe, ciğerlerimizin havaya ihtiyacı varsa, kalp ve ruhumuzun da namaza ihtiyacı var diyorum. Bazen namaz kılmak yaptığımız diğer mübah işleri ibadet hükmüne geçirir diyorum.

– Her defasında aynı şeyi de yapmamaya uğraşıyorum Bıkkınlık vermesin diye.

– Çoğu zaman da esprili yaklaşmaya çalışıyorum. Annemdeyken televizyona dalıp kalkmak istemediklerinde televizyonun önüne geçip essalatu hayrun minettelevizyoooon diye ezan okur gibi yapmıştım. İşte duruma göre doğaçlama çıkan şeyler oluyor..

– Uzatmamaya ve kırmamaya çalışıyorum. İlk başlarda uzadığı zamanlar bırakıyordum. Neticede mükellef değiller. Çünkü çocukla ilişkimize zarar verebilecek seviyeye geliyordu. Bir dahakini daha zorlaştıracak şekilde. Artık o evreleri geçtik galiba. Biraz zaman içinde hazmettiler, kanıksadılar. Kalk kalk deyişimin hadi çabuk kalkın bir yere gidiyoruz demekten farkı kalmadı. Bir haber verme gibi algılanır oldu. Uzamadan bir şekilde hallediyoruz. İlk vaktinde hemen beraber kılmak da uzatmamak için en iyi yol.

– Bazen çok zorladıkları zamanlar oluyor. Ne kadar yüz göz olmamaya, büyütmemeye çalışsam da ‘bu defa da kılmayıveriyim’ diye tutturduğu oldu mesela oğlumun. Hem de cuma namazını. Biliyorum böyle bir şeye kapı açarsam hep daha büyükleriyle karşıma gelecekler. Ben de yıldırılma noktasına geleceğim. Bugün de oyun oynamıyım, bugün de birşey izlemiyim diyor musun demiyorsun. Hiç birşeyden vazgeçmeyip, namazdan vazgeçmek olur mu gibi sözlerle yaklaşıyorum. Oyun değil bu, Allah’ın emri. Allah’ın emrinin ciddi birşey olduğunu öğrensinler. Gerekirse kolundan tutup abdeste götürüyorum. Ne de olsa gitmek istemediği zamanar kolundan tutup doktora, okula götürdüğümüz çok oldu. Lazım birşeye götürüyorsak neden kolundan tutmayalım. O da şefkatin gereği.

– Bazen güçlü söylemlerle karşıma çıkıyor özellikle oğlum. Ciddi ve tavizsiz olduğumu görünce, hani dinde yumuşak olmak güzel güzel söylemek vardı diyor. Dezenformasyon yapıyor. Şeytan da bir yandan boş durmuyor fısıldıyor.  Korkuyorum evet aman yanlış bir şey yaparsam diye. Ama çocuğumu namazsızlığa alıştırmaktan da korkuyorum.

Deminden beri kaç defa güzel güzel söyledim diyorum. Harekete geçtin mi? Yaptın mı? Hadi bakalım kalk kalk kalk kalk diyorum. Rehavetten kalkamıyorsan, gevşediysen biraz canlandırıyım diyorum. Gıdıklıyorum bazen. Olumlu bir ruh halinde kalkmaları her zaman daha güzel.

……………………………………………………….

Hatırlatmadan kendileri kıldıkları da çok oluyor. Özellikle akşam ve yatsıyı tamamen benimsediler. Gündüz site bahçesinde oynarlarken eve bir şey için geldiklerinde öğlen ya da ikindiyi hatırlatıyorum. Bazen sırf namaz için eve çağırıyorum.

İlk başlarda oyundan çocuğu namaza çağırmak bana göre bile çok uçuk bir şeydi. Sadece akşam ve yatsıyı kılıyorlardı. Tedrici tedrici gittik. Yavaş yavaş gündüzleri kılmaya başladılar. Ara sıra kılmıyorlardı. Sonra oyundan eve namaz için gelmeyi de normal görmeye başladılar.

Kılamadıkları olmuyor mu oluyor. Özellikle dışarıda olduğumuz zamanlar, trafikte kaldığımız, bazen benim hatılatamadığım, onların abdest alacağı bir yer olmadığı zamanlar oluyor. Bir şey demiyorum. Bak kaçırdınız, kılmadınız gibi geçmişte kalmış şeylerin üzerinde durmak faydasız geliyor. Kıldıkları zaman bak ne güzel oldu, ne çok şey kazandınız demek daha güzel.

Kılmak istemedikleri bir zaman, şimdiye kadar kıldınız ne kaybettiniz demiştim bir kere. Vav deyip çok etkilenmişlerdi.

Gerçekten de öyle. Namaz kılan ne kaybeder? Hiçbir şey. Ne kazanır? Çok şey.

Continue Reading

Bu dünyada ne yapıyoruz?

(Önceki yazıda kaldığımız yerden devam ediyoruz.)

– Bir zamanlar, halkını çok seven ve her konuda, her sanatta çok yetenekli ve maharetli bir padişah varmış.

Servetçe de inanılmaz zengin biriymiş.

Ve bütün fenleri, bilimleri de ileri derece biliyormuş. Yani hem harika bir hattat, ebru sanaçısı, aynı zamanda heykeltraş, diğer yandan hem matematikçi, hem biyolog, hem kuyumcu ve mücevherci.

Saymakla bitiremeyeceğimiz bütün bu sanatlarını gösterecek eser ortaya çıkaracak zenginliği de varmış.

– Nasıl yani anne hem bilim adamı hem ressam mıymış?

– Evet aynen öyle. Elinden gelmeyen bir sanat, bilmediği bir ilim yokmuş.

– Vay be!

– Böyle çok sanatı bilgisi olan biri ne yapmak ister?

– Ne yapmak ister?

– Elbette sanatını eserinde görmek ister. Eser ortaya çıkarmak ister yani.

– Evet doğru. Ben de birşey yapınca bakmayı çok seviyorum, resim mesela.

– Sadece o değil biliyor musunuz çocuklar. İnsan eserini, kendisinden başkalarının da görmesini ister. Onlara göstermek ister.

– Aynen. Beğendin mi diye sorar herkese.

– Evet yaptığımızı gören başka gözler bizi mutlu eder.

İşte o padişah da, hem kendi nazarıyla bakmak hem de başka nazarlara göstermek istemiş.

Sanatının ve bilgisinin güzelliğini, harikalığını ortaya koyacak harika ve çok büyük bir saray inşa etmiş. Büyük bölümlere ayırmış, her bir tarafı o engin ilim ve bilgisiyle özel tasarlamış. İhtimamla döşemiş.

Sarayın tavanını ve içinde en ufak köşesini sanatının en ince dokunuşlarıyla süslemiş. Elbette ki bu sarayı kendisi için yapmamış. Halkı gelip o sanatını görsün incelesin, seyretsin, tenezzüh etsin, hayret etsin mutlu olsun maksadındaymış. Ve o sarayın içinde, halkı için birbirinden muhteşem harika ziyafet sofraları kurdurmuş.

– Müthiş!

– Sonra ne olmuş biliyor musunuz?

– Ne olmuş?

– Bu sarayın nasıl bir yer olduğunu, sarayı yapanın kim olduğunu anlatması için bir yaverini görevlendirmiş.

– Yaver ne demek?

– Devlet büyüklerinin en yakın yardımcısı. Biraz da şöyle düşünelim. Hani tarihî yerlerde gezerken rehber olur ya, gezdiğimiz yer anlatır bize, tanıtır.  O anlatmasa boş boş bakacağımız şeylere, o anlatınca ne olduğunu bilerek bakarız. Onun gibi birisi.

– Evet.

– İşte bu yardımcı, davetlilere tüm incelikleri ve değişik sanatları gösteriyormuş. Ve bu sanatların, onları yapan Sanatkar’ı nasıl tanıttığını anlatıyormuş. Aynı zamanda o sarayı gezmenin ve içinde bulunmanın adabını, kurallarını, yasakları öğretmekle yükümlüymüş. Hani müzelerde olur ya, şuna dokunmayın buna yaklaşmayın gibi kurallar vardır.

– Ha tamam tamam ben şimdi anladım, bu padişahın yardımcısı peygamberimiz değil mi anne?

– Evet ama bir dakika. Sonra o saraya girenlerden bazıları o yaverin sözünü dinlemişler. Sanatlara, düzene herşeyin güzelliğine bakıp sanatkarı tanımaya çalışmışlar.

Diğer bir kısmı ise, sanatlarla ve sarayın manasıyla ilgilenmeyip, sadece ziyafet sofralarındaki lezzetli şeylerle midelerini doldurmaya bakmışlar. O yaverin sözünü dinlememişler. Canları neye isterse dokunmuşlar. Ve içilmeyen fakat başka şeyler için hazırlanmış olan iksirlerden içip kendilerinden geçmişler, bağırıp çağırmışlar ve diğerlerini de rahatsız etmişler.

– Padişah da onlara kızmış mı?

– Evet, görevliler onları yakalayıp hapse atmışlar. Sarayı padişahın isteklerini ve maksadını anlayarak gezenlerin hali ise, padişahın çok hoşuna gitmiş ve onları daha yüksek has saraylara alıp, sonsuza kadar mükafat ve ikram etmiş.

– Evet işte çocuklar, hikaye bitti. (Hikayenin aslını okumak isteyenlere kaynak)

Siz zaten çözmeye başlamıştınız.

En önemli nokta şu: O yaver olmasa, sarayla ilgili hiçbirşey bilinmez, oranın nasıl gezileceği bilinmezdi, herşey gizli kalırdı değil mi?

– Evet.

– Hatta o yaver olmasaydı sarayın varlığının da bir anlamı kalmazdı değil mi? Çünkü hiç bir şey anlaşılmazdı.

– Evet.

– İşte o yüzden o elçi çok değerli.

Hikayeyi biraz daha çözelim bakalım, kim kimmiş?

O saray içinde yaşadığımız bu alem çocuklar.

Güneş lambası, yıldızlar tavanındaki süsleri, rengarenk çiçekler, ağaçlar yeryüzünün motifleri, dağlar, denizler, ormanlar ve bunların içindeki çeşit sayısı bile tespit edilememiş canlılar binbir sanatın örnekleri, meyve sebzeler ve diğer tüm yiyecekler bizim için hazırlanmış ziyafet sofraları.

O padişahsa, ezel ebed Sultanı olan  Zât-ı Mukaddes, Allah. Güzelliği ve mükemmelliği, sanatında görmek ve göstermek istemesi sırrıyla bu kainatı yaratmış.

Hayatın anlamı da, kafasında ilginç bir akıl, kalbinde çeşit çeşit duygularla donatılmış biz davetlilerin O Sanatkarı ve Yaratıcı’yı eserlerine bakarak tanıması çocuklar. Bunun dışındaki işlerimiz hayatın anlamı olamayacak kadar saçma ve boğucu zaten. Sadece hayatı devam ettirmek için yaptığımız, lazım olan bazı şeyler. Burada O’na isyan etmeyip, muhatabı ve dostu olmaya çalışmamız lazım. Düşmanı olmayı ister miyiz?

– Hayııır.

– Bu sarayda nasıl davranmamızı istiyorsa öyle davranmamız lazım. Etrafımıza daha çok bakıp düşünmemiz, sanatın ve yaratılışın inceliklerine bakmamız lazım. Rabbimizin istediği gibi bir seyirci olmamız lazım. Hayatımızdan beklenen gaye bu.

O büyük elçi, son peygamber olmasaydı biz hiçbirşeyi anlayamazdık çocuklar. Ne hayatın ne ölümün anlamını, ne de başka birşeyin.

Halbuki merak ettiğimiz bir çok şeyi anlamaya ne çok ihtiyacımız var.

Hatta en çok anlamaya ihtiyacımız var şu hayatta.

Continue Reading