Bugün

‘Çocukla yeteri kadar ilgilenebilecek miyim?’ gibi cümlelerle bir sürü kaygısını sıraladı arkadaşım. İkinci çocuğu düşünmek için cesaret bulamıyordu kendinde. Bu gibi sorulara evet cevabı veremediği için.

Hemen herkesin endişesiydi bu. Yedirmek içirmek bir derece kolaydı çocuğu. Fakat ya ‘ilgilenmek’. Öyle çok şeyi içine alan bir kelimeydi ki bu..

Konu dönüp dolaşıp ‘insan bir sonrakini neden doğurur’a gelmişti. Birkaç arkadaş on dakikalığına birşeyler atıştırırken…

Kaygılı arkadaşa dedim ki:

Sanıyorum buradaki hiç kimse ‘Evet ben artık ikinci ya da üçüncü çocukla layığıyla ilgileneceğime eminim’ diyerek bir tane daha çocuk doğurmaya karar VERMEMİŞTİR.

Çocuk istemek, içgüdüsel birşeydir. Doğurmak istersin, içinden gelir.  Bir tane daha olmasını istediğini hissedersin.

Yoğun duygular yaşamasan bile, büyüdüğünde bize yaran olur, sonuncunun oyun arkadaşı olur, hem evimiz kalabalık şen şakrak olur gibi faydaları düşünürsün belki. Bu kadar basittir.’

‘Doğru’ dedi herkes. Devam ettim:

Ama zaman zaman hepimiz çok korkuyoruz elbette.. Özellikle zorluk yaşadığımızda.. Çocukla ilgilenmekte eksik kalışımızın içimizi hırpaladığı anlarda. Acizliğimizin dipsizliğini idrak ettiğimiz anlarda.. Kendimize çok yükleniyoruz. Bu çocukla daha şimdi böyle başa çıkamıyorum, ya ileride ya bir kaç yıl sonra ne yapacağım, bunca yıl nasıl ilgileneceğim diye bir endişe bir keder sarıyor..’

Yine herkesten bir onay.

‘İnsanı anlayan adam’ın sabrı geçmişe ve geleceğe dağıtma hastalığına dair harika bir ilacı var ya. Aslında insanın namaza dair sabır kuvvetini dağıttığı için, bugüne yetecek sabrının kalmadığını anlatıyor ya hani.

Hah işte bu çocukla ilgilenme mevzusunda da aynı tuzağa düşüyoruz galiba.

Geçmişte bize ağır gelen ilgilenme yüklerine dönüp dönüp bakarak sabrımızı geçmişe dağıtıp üzülürsek…

Gelecekte daha yıllarca ilgilenecek olma sorumluluğuna kafamızı ileriye uzatıp ikide bir bakarak, sabrımızın geri kalan kısmını da geleceğe dağıtıp endişelenirsek…

Bugün nasıl ayakta kalacağız? Hangi sabırla?

Halbuki geçmiş günlerin sıkıntısı gitmiş artık. Yapabildiklerimizin güzel sonuçları kalmış. Zahmetlerin sevabı kalmış. Yapamadıklarımızdan çıkardığımız dersler ve hatalarımızdan pişmanlığımız gibi verimler almışız. Bunlar bugüne dair umut verici kazanımlar.

Gelecek günlerin sıkıntısı ise daha gelmemiş. İki gün sonrasını görmenin garantisinin olmadığı şu hayatta iki sene üç sene sonrayı bugüne gelmiş gibi takıntılı şekilde düşünmek saçmalık.

Böyle korkular yaşadığında şöyle demeli insan kendine:

‘Bırak üç ay beş ay öncesini, dört sene beş sene sonrasını. Geçmişi ve geleceği de yüklenmeyi bırak.

Bugün 3 Ağustos 2017 mi? Evet. Ben bugün şu anda çocuğumun kalbiyle, ruhuyla, vicdanıyla, ahlakıyla ilgilenmek için ne yapabilirim? Ona nasıl daha halim selim nasıl daha anlayışlı olabilir, aynı zamanda onu her tür zarardan korumak için nasıl daha farkında ve kararlı olabilirim?

Yarın değil bir sene sonra değil bugün. Hemen.

Bazı kazanımları elde etmesi için onunla nasıl iletişim kurabilir, birlikte neler yapabilirim?

Bugün. Şimdi. Şu anda.’

Umutlu baktı herkes.

Arkadaşımın sorusuyla zihnime düşen cevap hem bana hem oradakilere iyi gelmişti.

Sabrı geçmişe ve geleceğe dağıtmamak, bugüne odaklanabilecek güç veriyordu.

Üstelik geçmiş ve gelecekle alakasını kesemeyen yanımıza da iyi geliyordu.

Çünkü bugün, dünün geleceğiydi. Yarının geçmişi olacaktı.

Bugünle dikkatle ilgilendiğimizde aslında geçmişle ve gelecekle de hiç olmadığı kadar ilgilenmiş oluyorduk.

Continue Reading

Evhamsız hayat

Bu yıl sabahçı olan oğlum öğleden sonraları çok boş vakti olduğu için Ümraniye’de bir dükkanda çalışıyor. Böylece hem canı sıkılmıyor hem de birşeyler  üretmek ona çok iyi geliyor. Gidip gelme işini kendisi yapıyor. Belediye otobüsüyle bir iki durak gidiyor sadece.

Kızım da evimize oldukça yakın olan okuluna kendisi gidiyor. Dönüşü akşam vaktine denk geldiği için alıyoruz.

Tabi çocukların böyle kendi başına gidiş gelişleri terörün yoğun olduğu şu günlerde kimi tanıdıklara ve bazı konu komşuya çok garip geliyor. Nasıl bırakıyorsun diyorlar.

Tevekkül etmeye çalışıyorum elbette. Yoksa nasıl bırakacağım. Korkunun insan zihnini ele geçirmesi çok kötü birşeydir bunu biliyorum. Evham denen girdaba kapılmamaya çalışıyorum.

Tabi bunda haberleri takip etmeyişimin de etkisi var. Bu sene sonbahardan beri beni çok mutlu eden ve oldukça vaktimi alan iki üç ayrı meşgalem var. Onlardan arta kalan zamanda da ancak çocuklara ve eve yetiyorum. Zaman bulursam biraz da kitap okumaya çalışıyorum.

Dolayısıyla son 6-7 aydır ne doğru düzgün bir blog okumuşluğum, ne doğru düzgün bir haber ya da köşe yazısı okumuşluğum var. İsmail Kılıçarslan’ın yazılarını bile okuyamıyorum üzülüyorum hatta. Instagrama haftada bir kaç kez bakmaya çalışıyorum, onun dışındaki sosyal medyaya da zaten hiç ihtiyaç hissetmiyorum. Yazı yazdığım zaman linkini paylaşmak için giriyorum çoğunlukla.

Bu kadar uzakta olunca çoğu kişideki günceli takip etmekten kaynaklanan evham ve olumsuzluğu daha net görüyorum. Geçen gün kızıma, karşı komşumun kızı olan arkadaşı demiş ki ‘ben tabletten haberlere baktım yakında deprem olabilirmiş çok korkuyorum.’ Çok şaşırdım. Artık çocukların bile haberleri takip etmesi ve evhamlanması diye birşey mevzu bahis.

Haberleri takip etmek insanı daha duyarlı da yapmıyor. Sadece kafasının kanlı, cesetli imgelerle daha fazla dolu olmasını sağlıyor. Haberleri takip etmediğim için ilgilenmemiş ya da olanlara daha az üzülmüş de olmuyorum.

Böyle yazınca da haberleri takip etmeyin diyorum, edenlerin üstünü çiziyorum gibi anlayanlar oluyor. Her zaman bir şeyleri alınganlıkla ya da yargılanıyormuş gibi anlayanlar çoğunlukta zaten sanal platformda. O da ayrı bir çok su götürecek konu. Neden öyle oluyor, iki kere iki dört eder desek üzerine alınacak insanlar var. Yahu biz burada hiçbirşeyi konuşamayacak mıyız diye isyan edesi geliyor insanın. Herneyse.

Kimin neyi yapmayı tercih edeceği kendine kalmış. Burada birşeyin etkisinden söz etmeye çalışıyorum sadece. Güncelde boğulmak insanları zombi gibi yapıyor. Böyle bir etki var gerçekten. Dışarıdan bakan biri olarak bunu çok net görüyorum.

Geçenlerde bir çocuk kaybolmuş, ondan sonra civardaki, okuldaki tüm anneleri bir evham kapladı. Herkes birbirine olaydan söz ediyor, çocukları daha bir ablukaya alıyorlar vesaire. Sanki birileri bu insanların beynine giriyor, hayatı en çok o korkuyu merkez alarak yaşayacakları bir program yerleştiriyor.

Peki korkmakta haklılar mı değiller mi? İşin o kısmı da var.

Bu soruya Risale-i Nur’daki tevekküle çok yardımcı bir olayı hatırlayarak cevap buluyorum.

Üstad Bediüzzaman bir gün kayığa binerken, kayıktan korkan bir adamla karşılaşıyor. Ve ona soruyor: ‘Şu Haliçte kaç kayık var, senede kaç gün var, senede kaç kayık batıyor?’ diye. ‘Bin tane kayık var, bazı sene hiç batmaz, batınca da senede bir iki tane’ diyor o da.

‘O zaman sen, üçyüzaltmışbinde(360000) bir karşılaşılan bir durumdan korkuyorsun’ diye cevaplıyor Üstad da. Ve yine soruyor: ‘Acaba kaç sene daha yaşayacağını tahmin ediyorsun?’ Adam ‘ihtiyarım zaten, belki on sene ancak’ diyor. Cevaben, ‘senenin her günü ölme ihtimalin var, bir seneyi onla çarpınca demek ki her gün ölme ihtimalin üçbin altıyüzde(3600) bir, korkma titre’ diyor.

Hem çok düşük bir ihtimalden korkmanın manasızlığını anlatıyor. Hem de ölümün sadece o korktuğumuz ihtimalle değil, pek çok ihtimalle gelmesinin muhtemel olduğuna, bundan neden korkulmadığına dikkat çekiyor.

Ki ben de çocuklarımı bu düşünceyle, her gün evine sağ salim dönen çocuk sayısına göre kaybolanların ihtimali çok çok düşük diyerek serbest bırakabiliyorum. O küçük ihtimal için de onları asıl sahiplerine emanet ediyorum.

Biz belki o adamın durumunun çok daha katmerlisini yaşıyoruz. Ölüm sanki hayatın en güncel en sabit hakikati değil. Sanki her gün kendimizin ya da yakınlarımızın herhangi bir sebepten ölme ihtimali yok gibi dünyaya bağlanıyoruz. Emeğimizi ona veriyoruz. Kabir kapısı açılıverir de gidiveririz, buraya verdiğimiz emeğimiz boşa gider diye düşünemiyoruz. Korkmamız gerekirken korkamıyoruz.

Sonra ölümü yakın gösteren uzak bir ihtimal bile şok etkisi yapıyor. Akıllar baştan gidiyor. Sanki ölüm bu dünyada hiç rastlanmayan sıradışı bir hadiseymiş gibi şaşkın oluyoruz. Ya gelip bizi de bulursa diye.

Hay Allahım, bu yazdıklarımı ‘size göre çok normal tabi, yakınınıza birşey olsa hiç üzülmeyeceksiniz demek ki’ şeklinde anlayacak olan insanların varlığını düşündüm şu an. Hatta bombaların patlamasından hiç rahatsız olmuyorsunuz demek ki diyebilecek olanlar. Mevzunun o siyasî ya da dünyevî kısmının konuşulmadığını anlayamayanlar.

Mevzu, elim olayların imanlı bir insanın korkularını ve itikadını nasıl etkilediği. Mevzu ülkenin yüzde doksanı tarafından bir kaç ay içinde unutulup yerini yenilerine bırakacak olan siyasî çekişmeler ya da acılar değil.

Mevzu bizim hayatımız, ölümümüz. Hayatımızı ve ölümümüzü nasıl anlamlandırdığımız. Ve bu anlamlandırmaya bağlı korkularımız. Evhamlarımız. Bu kadar açık bir mevzunun ne olduğunu hatırlatmak istemezdim ama bazıları mecbur bırakıyor işte malesef.

Allah herkesi, çoluk çocuklarımızı bela ve musibetlerden korusun. Fakat dünyada ölüm diye bir şeyin olduğunu unutarak yaşama gafletimizle de bizi başbaşa bırakmasın.

Continue Reading

Anne olunca anladım

Anne olunca ilk anladığım şey bir bebeğe bakmanın ne kadar zor olduğu idi.

Bu durumla ilgili ta derinlerde yaşadığım şaşırtıcı ve şok edici öğrenimim ise şuydu, kainatın mühendisi ben değildim.

O güne kadar daha çok hatta neredeyse tamamen kendi keyfi için, kendi tercihleriyle, kendini hayatın merkezine koyarak yaşamaya alışmış olan ben, şimdi minnacık bir yavrunun ağlaması, emzirmesi, uyuması etrafında dönüyor, hayatımı ona göre şekillendiriyordum.

Şekillendiriyordum değil mecburen böyle oluyordu, başka bir yol yoktu.

Bir terbiye edicinin gizli merhametli sesi diyordu ki, işte bak herşey senin etrafında dönmüyormuş anladın mı?

Kendini herşeyin üstesinden gelebilecek biri gibi görmeye çok meyilli ve gurura kapılmaya inanılmaz istekli insan nefsine diyordu ki, bak gör sen kendin ne kadar acizsin ki, aciz bir bebekle bu hale geliyorsun.

Hem sana harika bir evlat veriyor, şu alemin en muamma harika duygularını yaşatıyor hem de sana gerçekte çapının ne olduğunu gösteriyor.

Sen artık daha iyi anlıyorsun ki, bebek ağlaması denen, uyuması denen, acıkmak denen, vaktini saatini ezelden beri her anne bebeğin hayatında değişik değişik şekillerde ve sebeplerle, O’nun belirlediği bir düzenin içindesin.

Ve yıllar ilerledikçe görüyorsun ki, anne olmadan önce düzeni kabul etmekte zorlanan yanın bile, anne olduktan sonra o büyük düzenin bir parçası oluyor.

O’nun hayatın ve canlılığın merkezine koyduğu acıkma ve rızık kanunu icabı, hayatının her günü yemek yapan biri oluyorsun artık.

Ve başka başka görevler.. Oluyorsun da oluyorsun.

Tüm rollerinin ve duygu yolculuklarının planlanmış çok özel sonuçları var:

. insan ruhunun genişlemesi,
. O’nunla iç konuşmalar yapmak,
. kendini daha iyi tanımak,
. O’nu daha iyi tanımak,
. O’na daha çok dua etmek,
. hep O’nun nazarı altında olduğunu bilmek hissetmek,
. hiç bir varlığın O’nun kontrolü dışına çıkamadığını idrak etmek,
. O’nun düzeninde, O’nun eserlerinde O’nun kudret elini görmek,
. kısacası hep O’nunla olmak

Daha bunlar gibi sonsuz sayıda manevî meyveleri almak, böyle tatlı tatlı anlatırken güzel de yaşarken o kadar kolay değil elbette.

Ama görebildiği kadar anlam buluyor insan.

Göremediği kadar karanlıkta kalıyor.

Görmeye çalıştıkça nefes alıyor.

Continue Reading