O makas farkı

Yeni Şafak gazetesi yazarı İsmail Kılıçarslan zurnanın zırt deliği bir konuyu yazdı iki gün önce. Sanırım pek çoğumuz okuduk.

Dindar kızların neşeli, aktif, ümitli olduğunu… İslamcı erkeklerin ise mutsuz, dünyayı kurtarma edebiyatı yapan ama eyleme geçemeyenler olduğunu.

İnşallah öyle değildir bana öyle gelmiştir ama… Bu yazının kadınlık enaniyetini besler şekilde sosyal medyada paylaşıldığı izlenimine kapıldım. Bazı hanım arkadaşlar tarafından. Ya bakın biz kadınlar böyleyiz işte. Hayatı tanımak, duyarlılık, faaliyet dedin mi erkekler elimize su dökemez bağlamında.

Yazıda haklı noktalar elbette ki vardı. Ve iyi bir niyetle yazılmıştı.

Fakat bazen öyle bir cümle kullanırsınız ki, söyledikleriniz başka yere çekilebilir hale gelir. İşte bu bakımdan sonundaki şu incitici cümle olmamıştı bence:

Bir yerden bir yere ulaşmayı kafaya koyduysan trene bakmanın bir faydası yok.

Zaten erkekleri ilkel, eksik ya da imalat hatası gibi gören nazarların tazyiki altındayız… Bir kısım medya da tam bu istikamette çalışıyor. Bir de böyle cümleler okumak üzüyor insanı. Bu da bizden bir geri bildirim olsun.

Yazıda bahsi geçen, müennesler ile müzekkerler arasındaki ‘o makas farkına’ gelecek olursak.

Cinsiyetler hakkında konuşurken sadece İslamcılık- dindarlık bağlamından bakmak sanırım eksik olur. Dini ve inancı ne olursa olsun, kadınlar böyledir erkekler ise şöyle şeklinde bir gerçek var. Devasa bir farklılık bir gerçeği.

Yakında şahit olduğum bir tablo üzerinden anlatmaya çalışayım. Hem farklılığı. Hem de farklılıktan hoşlanmayanları.

Bir süre önce ilkokullu kızımın aşırı aşırı ısrarıyla bir doğumgünü davetine katılmak durumunda kalmıştım. Salon gibi büyük bir yerde, çocuklar ve anneler vardı. Biraz daha uzak bir tarafta da sayıca az babalar. Kadınlar her zamanki gibi neşeli, cıvıl cıvıl. Birşeyler yapıyorlar, konuşuyorlar. Erkekler ise elbette ki sessiz. Birbiriyle konuşan tek tük. Genelde soğuk bir duruşları var.

Bir tane de kadınların arasında, adeta kadınlık ruhuna kendini adapte etmiş bir erkek var. Efendim güleryüzlü, canlı, sempatik. O kadar kadının içinde yeri geliyor çay koyuyor. Yeri geliyor serviste ne eksik, ne fazla bakıyor filan.

Sünnet-i seniyyede de açık olduğu gibi, erkek, bazı şahsî işlerini ya da evle ilgili şeyleri yapabilmeli. Çay da koyabilir, mutfakla salon arasında mekik dokuyan eşine yardımcı da olabilir. Fakat o manzarada, o kadar kadının arasında ve kadınca bir tarzda olmasıydı garip olan.

Oradakilerin de garipsediğini mi sandınız? Benim gibi bir kaç kişi dışında herkes hayrandı. Ne kadar ince, ne kadar ilgili adam diye düşünüyorlar. Asıl ciddiyetle oturanlara sinir oluyorlar. Erkekler böyle işte diyorlar ama hoşlanmayarak. Unutmadan, bu hanımların çoğunluğu da Türkiye ortalamasını yansıtan şekilde başörtülü.

Yüzyıllardır erkekler de kadınlar da böyleydi. Fakat şimdi erkeklerin hali yadırganır oldu. Neden böyle oldu? Bilmiyorum. Belki de dizilerin, ya da popüler kültürün yaptığı böyle bir etki var. Erkeklerin sessiz, duygusuz ve ciddi duruşunu kusurmuş gibi gösteren bir etki. Ve hep kadınla karşılaştıran… Erkek ne kadar kadına benzeyebilirse o kadar düzelecekmiş gibi bakan bir etki.

Hep kadının sahip olduğu özellikleri bir erdem olarak gören… Hep erkeği kadın üzerinden eksik tanımlayan bir etki. Erkeğin ‘duygusal ve detay algısı’ kadına göre geridir, gelişmemiştir demekten imtina etmeyen.

Fakat kadını erkek üzerinden eksik tanımlamak şıkkından hoşlanmayan. Mesela kadının da ‘gerçeklik ve bütünlük algısı’ erkeğe göre geridedir diyemeyen.

İşin aslı böyle geridir tabirleriyle ifade etmeyi de kaba buluyorum. Bir tabir kullanacaksak ileride demeli. Ekstralar var yani her iki tarafta da. Kadın duygusal olarak daha ileride, erkek analitik olarak.

Peki bu farklılıklar kadın erkeğe, erkek kadına benzemeye uğraşsın diye midir? Kadınlar erkekler kadar cesaretli, erkekler kadınlar kadar ince olsun diye midir?

Yoksa herkes kendi parkurunda sağlıklı ilerlesin diye mi verilmiştir?

Mesela erkeğin kadın kadar duyguların etkisinde olmaması, sosyal hayatta onu dayanıklı kılmaz mı? Kadın gibi her sözden nem kapıp bir köşelerde ağlayan bir fıtratı olsaydı nasıl yapacaktı eve ekmek getirme işini? Bir aileyi himaye etme görevi ne zaman ne yapacağı belli olan bir fıtrata yüklenmeyecekti de kime yüklenecekti? Kafaya bir onu bir bunu takan bir duygusal salınımı olsaydı, erkek nasıl güvenilecek sağlam bir liman olacaktı? Kadın dalgalı ve değişken bir deniz gibiyse, erkeğin durağan bir liman olmasından daha normal ne olabilirdi?

Fakat malesef bu soruları sormak yerine erkeğe kadını hedef gösteren bir anlayış türemeye başladı.

Evet, o makas farkı belki bu kadar açık olmamalıydı. Ama zaten vardı, olmalıydı.

Diğer yandan. Erkekler duygulu, düşünceli ve atılgan olmasın mı olsun. Ama kadın kadar değil, kadın gibi değil lütfen.

Hz. Peygamber, Hz. Ebubekir, hatta sertliğiyle beraber hassaslığıyla da dikkat çeken Hz. Ömer gibi incelik örnekleri var önümüzde.

Fakat erkekten incelik bekleneyler ekseriya temel erkeklik özelliklerini yererek bu işi yapıyor. İşin rahatsız edici ve sorunlu kısım bu.

Ayrıca erkeklerin incelmesi için öküz hitaplarına maruz kalmaları mı lazım? Kendilerini eksik ve sorunlu mu hissetmeliler? Yoksa kendi özelliklerinin ne çok ihtiyacı karşıladığını bilmek midir onları daha çok ihtiyaç karşılamaya, ilgili olmaya sevk edecek olan? Mutmain ve mutlu olmaya götürecek olan…

Psikoloji ilimleri bu soruların cevabını vermiş aslında. Çok sorunlu ve eksik damgası yiyenler, bu yarayı örtmek için ekseriya kusursuzmuş gibi davranıyor. Dengesiz olabiliyor. Ya da kendi kendilerine küsüyor.

O yazıdaki başka bir gözleme göre ise erkekler düşünmekle, kızlar düşündüklerini yapmakla meşguldü. Öyleydi tabi. Türkiye gibi bir ülkede bu gayet doğaldı.

Bir kız evladının eline iş alması minicikken eline salatalık alıp soymasıyla başlıyor. Çay koymadan, ev temizlemeye, bakkala gidip ekmek almadan, kardeşinin altını değiştirmeye.

Erkek evlatlarımıza yatak toplamayı öğretelim dediğimizde ise, yok ya olmaz öyle şey bakış açısıyla karşılaşıyoruz. Eşi ya da evladından bunları beklerse, kendi hamaratlık imajına dokunur diye endişelenenler, fedakar görüntüsü yerle yeksan olur diye korkanlar çok.

O makas farkının çok çok açık olmasının bir nedeni belki de bu.

Erkeğin elinin hiç bir şeye değmediğinden yakınanlar da… Düşüncesiz olduğunu ileri sürenler de… Kullandığı tabağı kaşığı masadan almıyor olmasından şikayet edenler de… Bu durumu değiştirmek için ufak bir adım atmaktan bile çok korkuyor.

İşte bunca senedir baktığım annelik, eşlik ve bloggerlık perspektifinden görünen bu.

Erkeklerin hayatın içinde olmadığından yakınan kadınlar. Lütfen bu kadar korkmasanız. Biraz onare ve cesaret verseniz hem kendinize hem onlara.

Erkeklerin hayatın içinde olmadığından yakınan erkekler. Lütfen önce kendinizden başlasanız. Biraz evinize en yakınınıza el atsanız siz de.

Küçük görmeyin lütfen. Hayat en çok, en küçük şeylerin yanında.

Continue Reading

Rahatsız oluyorum

‘Yazdıkların biraz fazla olmamış mı, insanları din düşmanlığı yapmaya sevk etmiş gibi olmamış mısın?’ gibi yorumlar geliyor bana bazen.

Mesela tesettürle ilgili ya da kızlı erkekli konusuyla ilgili.

Cevaben diyorum ki, ben laikliğini vicdanının ve insanlığının önüne geçirmişlerin ya da bugün hava çok bulutlu biraz dine küfretsem rahatlasam kafasındakilerin rahatsızlıklarını dikkate almıyorum ki.

Dine düşman olmak isteyenlerin bahane olarak benim tek bir cümleme ihtiyaçları olduğuna da inanmıyorum.

Çünkü gayet hiç kimseyi rahatsız etmeyecek bir yazıda dahi Allah, iman, ibadet, hac, namaz, İslam kelimelerinden biri geçsin hemen patır patır dökülüp, gerek mailde gerek sosyal medyada takibi bıraktıklarını yıllardır görüyorum.

Bunların dinle ilgili korkuları çok derin, çok karışık. O yüzden kesinlikle sorumluluk hissetmiyorum.

Kimsenin önyargısını ya da antipatisini kırmak da benim görevim değil. Herkesin aklı var iradesi var, kendine özeleştiri niyetiyle bakabilen baksın.

Ayrıca da, sigaradan nefret ettiğini açıkça söyleyebilen fakat faraza bugün dinimiz sigarayı yasaklamış olsa iki eli kanda olsa sigaraya başlayıp inadına içecek olan kafaları ciddiye almamayı öğrendim.

Din yasaklıyor diye içkinin öldürmelerde, tecavüzlerde, kadına şiddette, trafik kazalarındaki etkisini konuşmaya yanaşmayan insanın aklının ve vicdanının özgürleşmesi için sadece dua ederim.

Kendi söyleyeceklerimi kısıtlamam. Onlar birşeye düşman olacak diye kendimi vebal altında hissetmem.

Tam tersi bir uyarıcı ve dost olarak söyleyeceklerimi duyma ihtiyacında olan insanlara karşı vebal ve sorumluluk hissederim. Ya onlar benim karşıma çıkarsa yarın ahirette diye düşünüyorum.

Tesettürle ilgili yazarken, bundan etkilenecek ve hayatında değişiklik yapabilecek, manevî desteğe ihtiyacı olan insanları düşünerek yazıyorum mesela.

Siz de bu kadar korkmayınız lütfen bazı şeylerin telaffuz edilmesinden. Bazıları bunları duymaya alışsınlar.

Eşcinselliği olağan göstermeye çalışan bir köşe yazarını okuduğunuzda, eşcinselliğe daha fazla düşman olmazsınız. Siz ne kadar sevmiyorsanız o kadar sevmiyorsunuzdur zaten. Ama o konunun konuşulmasına alışmış olursunuz artık.

Bir kavmin helakına sebep olan bir mendebur iş rahat rahat konuşulacak ve insanlar buna alışacak da, hayatın emniyetini sağlayan ve kadının ruhunu özgürleştiren tesettür mü konuşulmayacak?

Niye ki?

Tesettürü inandığımız için uyguluyoruz deyip kenara çekilen, hikmetinden ve güzelliğinden söz edemeyen insanlar olduk da ne oldu?

Tesettürün örtmek ve saklamak manasına geldiği unutulmaya başlandı. Başını kapatıp her yerini teşhir edenler mi istersin, çarşaf giydiği halde ağır makyaj yapanlar mı?

Öyleyse yüzümdeki güzelliği ortaya çıkartmaya çalışırım dercesine artık tesettürlüler arasında bile makyaj ne kadar yaygınlaşıyor farkında mısınız?

Ha bir de bunları yazınca birilerini kınamış yargılamış oluyormuşuz. Tesettürden söz edince başı açıklara da günahkar demiş oluyormuşuz falan.

Hayır, şahıslardan kat-ı nazar bir şeyin doğruya mı yoksa kötüye mi daha yakın olduğunu irdelemeye çalışıyoruz.

Birilerini kınamakla suçlanacağız diye bu konuda istikamet nedir, öyle midir böyle mi diye konuşamayacak mıyız yani?

İnsanı yargılarsa kınarsa Rabbim yargılar, kınar. Biz de O neyi kınar, neyi kınamaz bulmak ve öğrenmek yolunda, bir hatırlatıcı bir dost olmaya çalışıyoruz o kadar!

Birilerinin birşeylerden ne kadar rahatsız olacağını çok önemseyenler, yıllarca boğazımıza basanlardan esirgemediğiniz empatiyi benden esirgemeyeceğinizi ümit ediyorum. Lütfen benim rahatsızlığımı da anlar mısınız:

Ben de, tesettürün konuşulmasından müslümanların rahatsız olması gibi bir tuhaflıktan rahatsız oluyorum!

 

Continue Reading

Evlilikler Yalnızlıklar Umutlar

Bugün Kapı yayınlarından, Mustafa Ulusoy imzasıyla çıkan ‘Evlilikler Yalnızlıklar Umutlar’ kitabından söz etmek istiyorum size.

Beni okurken etkilemesi bir yana bitirdikten sonra da düşündüren bu kitap için yazarına teşekkür ederek başlamam gerek, imzalı kitap inceliği için. Belki çok sonra okuyacaktım, bu sayede bir sürü sırada bekleyen kitabın önüne geçip okundu ve hayatıma birşeyler kattı.

Bir kitabın kalpte bıraktığı izler ayrı, akılda bıraktığı izler ayrı oluyor galiba. Akılda kalan  izler daha rahat unutuluyor da kalpte kalan izler galiba unutulmuyor. Bunları da bu kitabı okuduktan sonra düşündüm. Çünkü kitapta kalbimi duymama neden olan unutamadığım cümleler oldu, ilk bölüm olan ‘aşk hali’ kısmında.

Kitap aşk hali, bekarlık hali, evlilik hali ve kendilik hali diye dört bölümden oluşuyor. Her bölümde değişik alt başlıklar, değşik konular var. Mesela evlilik hali kısmında, evlilikte yaşanan sorunların hikaye edildiği kısımlar var.

Aşk hali kısmında, aşklarda ya da evlilik öncesi nişanlılık gibi dönemlerde, insanın aslında kendisine gösterilen ilgiyi severken, sevgiliyi sevdiğini zannetmesi işleniyor. Terapi hikayelerinde, ‘onu çok sevmiştim’ diyerek karşısında oturan hayata küsmüş hastaya, içinden ‘aslında kendini sevmiştin, kendine gösterilen ilgiyi sevmiştin’ diyor yazar, ve bir şekilde bunu hastasına anlatmaya çalışıyor. Çok büyük aşkların kısa sürede kavgaya dönüşmesine hiç şaşırmıyor, bu pencereden bakınca yazarla beraber siz de hiç şaşırmıyorsunuz.

Kalbimde kalan iz ise şöyle oldu. Eşimden güzel bir söz duysam ya da bir lütuf görsem ona tam ‘seni seviyorum’ diyeceğim sırada, bak sen burada onu değil sana gösterilen ilgiyi seviyorsun diye kalbimin bir yanı harekete geçiyor. Hiç hatırda tutmaya çalışmadığım halde bu çok etkilemiş beni. Onu sevdiğimi yine söylüyorum belki ama farklı bir uyanıklık içinde söylüyorum, bir kalp uyanıklığı ile. İnsanın aslında lütuf ve ihsanı, güzelliği sevdiğini, bunları gerçekten bana bağışlayanın da O olduğunu, ve eşimi de bana O’nun gönderdiğini düşünüyorum. Eşimi ihsanın ve ilginin kaynağı olarak değil, tıpkı benim gibi tıpkı diğer insanlar gibi kusurlu bir taşıyıcı  olduğunu hatırlamaya çalışıyorum. İlgiyi seviyorsan, burada O’nun ilgisini gör ve O’nu sev diyorum.. Ve devamında başka başka hisler ve tefekkürler..

Kitapta etkilendiğim başka bir kısım, eşlerin birbirlerine kıskandıkları zaman garip davrandıklarıyla ilgili. Kıskanıyorum çünkü seni seviyorum diyebilseler hiç bazen kırıcı ve yıpratıcı olan tepkilere gerek kalmayacak, insan kendini anlatmış olacakmış. İnsan bırak böyle söylemeyi, kıskandığını teşhis edemiyor, görse bile kabullenemiyor bence. Çünkü kıskanmak kötü bir şey gibi, utanılacak birşey gibi biliniyor. Bu bölümü okuduktan sonra, eşime seni kıskanıyorum çünkü seni seviyorum demeye başladım. Keşke aylar önce bir kıskançlık yüzünden çok acaip şeyler yapmadan önce okusaymışım 🙂

Bir diğer etkilendiğim kısım, ‘nasıl oldu da bunu düşünemedim?’ başlığı altındaydı. Aslında duygularla değil biraz daha pratik hayatla ilgili gibi görünse de yine duygularla ilgili. Bu kısımdan uzun bir alıntı yaparak bitirmek istiyorum. Söz etmek istediğim başka bölümler de fakat çok uzun olsun istemiyorum, artık onları kitabı alıp okuyanlar görür, okur.

“Nasıl akıl edemedim, nasıl düşünemedim?” Günlük hayatımızın kadim soruları hemen karşımıza dikiliveriyor. Daha doğrusu kendimizi kendi ellerimizle oracıkta infaz ediyoruz.

‘Oysa bizler bir karar alırken elimizdeki verileri kullanırız. Bu verileri hem dış dünyadan hem de iç âlemimizden elde ederiz. Mesela yol durumunu internetten öğrenir ya da bellekte saklı önceki tecrübelerimize başvururuz. Ancak tüm bu veriler sınırlıdır. Ne geçmişe ne geleceğe hulul edemeyiz. Mesela, hangi yoldan gideceğimize karar vereceğimiz sırada, aklımızda bir başka sorun vardır, kafamız karışıktır, dün geceyi uykusuz geçirmişizdir ya da kan şekerimiz düşmüştür de zihnimiz pek iyi çalışmıyordur.

Sınırlı olmayan Mutlak Varlık’tır. Geçmiş ve gelecek Mutlak İlim Sahibi Mutlak Varlık’ın elindedir. İrili ufaklı kararlar alırken “Bunu nasıl düşünemedim?” hayıflanmasına düşmemenin yolunu Mutlak Varlık öğretir bize: “İş husûsunda onlarla istişâre et! Fakat (bir görüşte) karar kıldığında, artık (işe giriş ve) Allah’a tevekkül et! Muhakkak ki Allah, tevekkül edenleri sever.” (Âl-i İmrân: 159)

Sıralamayı bir kere daha tekrarlarsak, önce istişare ardından da bir karar alıp uygulamaya koyma, yani aldığımız karara sahip çıkma ve sonra da netice için dünyevi olarak ister yararımıza görünsün ister zararımıza, Mutlak Varlık’a tam bir tevekkül ve teslimiyet.

Geleceği net bir şekilde öngörüp her işimizde dünyevi olarak tam tamına doğru kararlar alsaydık hep, kendimizi aciz hissedip Allah’a tevekkül etme halini nasıl yaşayabilecektik ki? Geleceğimizin ve aldığımız kararların bizi nereye götüreceğinin belirsiz bırakılmış olmasının sebebi işte bu sorunun cevabıdır. Allah’la en güçlü bağ, seçtiğimiz yola girip de “Köprüden önce son çıkış” tabelasını geçtikten sonra kurulmaya başlar. O’na sığınırız, O’na sığınarak da O’nunla bağ kurarız.

Bir kere aldığımız her karar hayatta bize dünyevi anlamda kazanç sağlasaydı, başka bir tabirle hep tam on ikiden vursaydık; inanın ki burnumuzdan kıl aldırmaz halde gelirdik de kimse bizi açıldıkça açıldığımız kibir denizinden çıkaramazdı. Geleceği, gelecekte yaşayacaklarımızı öngörememek, ticarette yanlış tercihler yapıp kaybetmek, bir arkadaşımızın vefasızlığını tahmin bile edememek, sınavda çıkacak soruları bilememek- bize mutlak acizliğimizi, çaresizliğimizi öğretir.’

Continue Reading

Kadın Erkek Eşit Değil, Eşdeğer Olsa…

Siyasîlerin her yaptığının her söylediğinin arkasında olmak ya da olmamak (aklını Erdoğan’la bozmuş Geziciler gibi) şeklinde iki uç tutum var.

Bu iki tutuma da mümkün olduğu kadar uzak olmaya çalışmakla birlikte, Erdoğan’ın kadın erkek eşitliğiyle ilgili son söylediklerine sonuna kadar katılıyorum. Ağzına sağlık, çok iyi söylemiş. Daha da söylemesi lazım, tekrar tekrar söylesin bence.

Şunları söylemiş:

Bazen erkek-kadın eşitliği diyorlar. Kadın-kadına eşitlik doğru olandır, erkek-erkeğe eşitlik doğru olandır ancak kadının özellikle adalet karşısındaki eşitliği aslolandır.

Kadınların ihtiyacı olan eşitlikten ziyade eşdeğer olabilmektir. Yani, adalettir. Kadın ile erkeği eşit konuma getiremezsiniz. O fıtrata terstir. Çünkü fıtratları farklıdır, tabiatları farklıdır, bünyeleri farklıdır.

Eşitlikten ziyade eşdeğer kavramını, yani adalet kavramını bu meselede en önemli kriter olarak görmek, en önemli referans olarak almak zorundayız.

Eşdeğer gibi yeni bir yol gösterici kavram getirmiş Erdoğan.

Kadın erkek eşitliği kavramını kimisi ‘haklar bakımından eşitlik’ olarak anlarken, kimisi de kadın ve erkeğin herşeyi eşit başarmasını, birinin yapabildiğini diğerinin de yapabilmesini kast ediyordu.

Tam bir kavram kargaşası vardı.

Buna açıklık getirmiş ve ne güzel işte ‘kadından erkeğin yapabildiği şeyleri beklemeyelim ama adalet önünde eşit olsun her ikisi’ demiş.

Zaten bu Rabbimiz katında da böyle, kadının hatasıyla erkeğin hatası aynı yazılır, ikisine de aynı şeyler emredilmiştir.

Mesela bizim toplumda, erkeğin aldatması ‘erkektir yapar’ şeklinde garip bir hoşgörüyle karşılanırken, kadın aldatınca başta kendi ailesi tüm çevresi tarafından saldırıya uğrar. Rabbimiz katında ise kadınınki ne kadar kötüyse, erkeğinki de ‘o kadar’ kötüdür.

Erdoğan şöyle devam etmiş:

 

 

İş hayatında hamile bir kadını erkek ile aynı şartlara tabi tutamazsınız. Bir anneyi, örneğin çocuğu emzirmek zorunda olan bir anneyi bu tür yükümlülükleri olmayan bir erkek ile eşit konuma getiremezsiniz.

Kadınları, erkeklerin yaptığı her işte çalıştıramazsınız, komünist rejimlerde geçmişte olduğu gibi. Eline ver kazmayı küreği, çalışsın. Olmaz böyle bir şey. Onun narin yapısına ters düşer.

Bu ifadelerde sorun görenler, kadına verilen doğum iznini ya da emzirme ayrıcalığını savunmasın o zaman. Nafaka filan da almasın kadın boşanınca.

Erkek gibi mücadeleci ve dayanıklı olmaya uğraşsın.

Yahu kadının erkek gibi herşeyin üstesinden gelmesinin beklenmemesi bir lütuf değil mi, ona ne kadar değer verildiğini göstermiyor mu?

Tam tersi kadına zulüm değil mi?

Erkek hem beden hem psikoloji olarak kadından güçlü değil mi?

Erkekten beklediği bir muameleyi göremeyince, acaba beni sevmiyor mu, ah bunu bana nasıl yapar türünden bir sürü düşüncelere saran, gözleri dolan, bazen gizli gizli ağlayan kadın değil mi?

Kendisi için son derece mühim olan şeyler konusunda hayır cevabı aldığında, hatta ters muamele gördüğünde bile, iyi ben de yatar uyurum zaten yarın iş var diye rahaaatça uykuya dalan, alınganlık filan göstermeden yarın akşam aynı sıcaklıkta eşine yaklaşan erkek değil mi peki? (Bunları ve aşağıda yazacaklarımı kafadan atmıyorum, psikologlar “öyle” diyor.)

Hangimiz psikolojik olarak daha dayanıklı?

Sehpanın tozundan, kaşık çatalların parlak değil mat olmasından, sepetin üstünde duran kirli çamaşırdan, ondan bundan daha çok erkek mi rahatsız olur kadın mı?

Erkek farkında bile olmuyor yani.

Traş olduktan sonra lavaboyu temizleyip pırıl pırıl yaptığını zanneder, mutlu ve huzurludur erkek milleti. Aynı lavaboya bakan kadın kişisi ise ‘Ayyy bu kıllar da ne’ diye tepki verir.

‘Bu kıllar ne yahu’ dediğinizde istifini bozmaz bile erkekler. Ama orayı kadın temizleseydi ‘tam temiz olmamış galiba’ deyince gücenir, yüzü düşer, yaşama sevinci azalırdı.

Çeşit çeşit duygu ve düşünce en ufak bir sözle, olayla açılabiliyor kadında. Çok kolay bir şekilde.


Elbette kadının detaycılığının kadına çok artısı da var, o ayrı bir yazı değil bir çok yazının konusu. Fakat kadını yıpranmaya daha müsait hale getirdiği inkar edilebilir mi?

İki market poşeti taşıdı diye kolu titreyen, sırtına kramplar giren kadın, 3 katını sallaya sallaya taşıyan erkeğin beden gücüne yetişebilir mi peki?

Şimdi bu kadar herşeyin farkında olması, bedenen zayıf olması ve içli olması bakımından erkek kadar dayanıklı olamayan, Erdoğan’ın dediği gibi hakikaten narin bir bünyeden, erkeğin yaptıklarını ve de bakış açısını beklemek, o kadına iyilik mi kötülük mü?

Onu erkekle yarıştırmak, erkeğe eşit yapmak mı, yoksa yıpratmak ve ezmek mi?

Ha erkeklerin geldiği yerlere gelip üstüne üstlük erkek gibi katılaşmış, kadınlık özelliklerini törpülemek zorunda kalmış olanlar yok mu var. Onlar da ‘eşitiz işte bak’ diye gülümseyerek mutlu olamıyor da erkeklerden şefkat göremediklerinden yakınıp duruyorlar.

‘Güçlü ve sert görünene şefkat edilmez, sana ihtiyacı olana edilir’ şeklindeki basit fıtrat kanunu göremiyorlar, çok yazık.

Yani bence herşey çok açık ama, bu insanlar neyi konuşuyor anlamıyorum.

Kadının ‘ben zayıfım, hassasım, narinim’ deyince, güç elde edeceğini idrak edemiyorlar demek ki.

Sanki Erdoğan kadın erkek eşit değildir demiş diye, kadınlara bir ben vurayım, bir de siz vurun, böcek gibi ezelim onları demek istemiş.

Ya da kadınlar evlerinde otursun, kimseye görünmesinler ha, sosyal hayatta da yer almasınlar demiş. Dışarıda gördüğümü önce ben tutacağım kendi ellerimle evine tıkacağım demiş. Yuh!

Kamuda başörtüsü serbestliği getiren kendileri unuttunuz galiba.

Hem kadının kabiliyetine göre sosyal hayatta yer alması daha 4 halife döneminde başlamış. Hz. Ömer pazarları denetlemesi için zabıta memuru olarak 2 kadını görevlendirmiş.

Ama bu, illa her sektörde şu kadar kadın yer almalı gibi bir sonuca varmayı gerekirmiyor. Kendilerine uygun gelmezse, istemezlerse yer almamayı seçebilir kadınlar. Ne var bunda! Erkekler daha çok oluverince, kadınların haysiyeti gururu mu incinir. Ne alaka?

Kadına ne kadar değer verdiğimizi ispatlamak, kadını her alanda koşum öküzü gibi meydana sürüp ucuz iş gücüydü, mobbingti, tüm dünyasını alt üst eden doğumdu, emzirmeydi dertleriyle boğuşturup ruh sağlığıyla oynayarak olmuyor.

Narinliğini, kendine özelliğini, özgür seçimlerini tanıyarak oluyor.

Anlamayan yaşayarak görür herhalde, çünkü fıtrat yalan söylemez.

 

 

Continue Reading