Evhamsız hayat

Bu yıl sabahçı olan oğlum öğleden sonraları çok boş vakti olduğu için Ümraniye’de bir dükkanda çalışıyor. Böylece hem canı sıkılmıyor hem de birşeyler  üretmek ona çok iyi geliyor. Gidip gelme işini kendisi yapıyor. Belediye otobüsüyle bir iki durak gidiyor sadece.

Kızım da evimize oldukça yakın olan okuluna kendisi gidiyor. Dönüşü akşam vaktine denk geldiği için alıyoruz.

Tabi çocukların böyle kendi başına gidiş gelişleri terörün yoğun olduğu şu günlerde kimi tanıdıklara ve bazı konu komşuya çok garip geliyor. Nasıl bırakıyorsun diyorlar.

Tevekkül etmeye çalışıyorum elbette. Yoksa nasıl bırakacağım. Korkunun insan zihnini ele geçirmesi çok kötü birşeydir bunu biliyorum. Evham denen girdaba kapılmamaya çalışıyorum.

Tabi bunda haberleri takip etmeyişimin de etkisi var. Bu sene sonbahardan beri beni çok mutlu eden ve oldukça vaktimi alan iki üç ayrı meşgalem var. Onlardan arta kalan zamanda da ancak çocuklara ve eve yetiyorum. Zaman bulursam biraz da kitap okumaya çalışıyorum.

Dolayısıyla son 6-7 aydır ne doğru düzgün bir blog okumuşluğum, ne doğru düzgün bir haber ya da köşe yazısı okumuşluğum var. İsmail Kılıçarslan’ın yazılarını bile okuyamıyorum üzülüyorum hatta. Instagrama haftada bir kaç kez bakmaya çalışıyorum, onun dışındaki sosyal medyaya da zaten hiç ihtiyaç hissetmiyorum. Yazı yazdığım zaman linkini paylaşmak için giriyorum çoğunlukla.

Bu kadar uzakta olunca çoğu kişideki günceli takip etmekten kaynaklanan evham ve olumsuzluğu daha net görüyorum. Geçen gün kızıma, karşı komşumun kızı olan arkadaşı demiş ki ‘ben tabletten haberlere baktım yakında deprem olabilirmiş çok korkuyorum.’ Çok şaşırdım. Artık çocukların bile haberleri takip etmesi ve evhamlanması diye birşey mevzu bahis.

Haberleri takip etmek insanı daha duyarlı da yapmıyor. Sadece kafasının kanlı, cesetli imgelerle daha fazla dolu olmasını sağlıyor. Haberleri takip etmediğim için ilgilenmemiş ya da olanlara daha az üzülmüş de olmuyorum.

Böyle yazınca da haberleri takip etmeyin diyorum, edenlerin üstünü çiziyorum gibi anlayanlar oluyor. Her zaman bir şeyleri alınganlıkla ya da yargılanıyormuş gibi anlayanlar çoğunlukta zaten sanal platformda. O da ayrı bir çok su götürecek konu. Neden öyle oluyor, iki kere iki dört eder desek üzerine alınacak insanlar var. Yahu biz burada hiçbirşeyi konuşamayacak mıyız diye isyan edesi geliyor insanın. Herneyse.

Kimin neyi yapmayı tercih edeceği kendine kalmış. Burada birşeyin etkisinden söz etmeye çalışıyorum sadece. Güncelde boğulmak insanları zombi gibi yapıyor. Böyle bir etki var gerçekten. Dışarıdan bakan biri olarak bunu çok net görüyorum.

Geçenlerde bir çocuk kaybolmuş, ondan sonra civardaki, okuldaki tüm anneleri bir evham kapladı. Herkes birbirine olaydan söz ediyor, çocukları daha bir ablukaya alıyorlar vesaire. Sanki birileri bu insanların beynine giriyor, hayatı en çok o korkuyu merkez alarak yaşayacakları bir program yerleştiriyor.

Peki korkmakta haklılar mı değiller mi? İşin o kısmı da var.

Bu soruya Risale-i Nur’daki tevekküle çok yardımcı bir olayı hatırlayarak cevap buluyorum.

Üstad Bediüzzaman bir gün kayığa binerken, kayıktan korkan bir adamla karşılaşıyor. Ve ona soruyor: ‘Şu Haliçte kaç kayık var, senede kaç gün var, senede kaç kayık batıyor?’ diye. ‘Bin tane kayık var, bazı sene hiç batmaz, batınca da senede bir iki tane’ diyor o da.

‘O zaman sen, üçyüzaltmışbinde(360000) bir karşılaşılan bir durumdan korkuyorsun’ diye cevaplıyor Üstad da. Ve yine soruyor: ‘Acaba kaç sene daha yaşayacağını tahmin ediyorsun?’ Adam ‘ihtiyarım zaten, belki on sene ancak’ diyor. Cevaben, ‘senenin her günü ölme ihtimalin var, bir seneyi onla çarpınca demek ki her gün ölme ihtimalin üçbin altıyüzde(3600) bir, korkma titre’ diyor.

Hem çok düşük bir ihtimalden korkmanın manasızlığını anlatıyor. Hem de ölümün sadece o korktuğumuz ihtimalle değil, pek çok ihtimalle gelmesinin muhtemel olduğuna, bundan neden korkulmadığına dikkat çekiyor.

Ki ben de çocuklarımı bu düşünceyle, her gün evine sağ salim dönen çocuk sayısına göre kaybolanların ihtimali çok çok düşük diyerek serbest bırakabiliyorum. O küçük ihtimal için de onları asıl sahiplerine emanet ediyorum.

Biz belki o adamın durumunun çok daha katmerlisini yaşıyoruz. Ölüm sanki hayatın en güncel en sabit hakikati değil. Sanki her gün kendimizin ya da yakınlarımızın herhangi bir sebepten ölme ihtimali yok gibi dünyaya bağlanıyoruz. Emeğimizi ona veriyoruz. Kabir kapısı açılıverir de gidiveririz, buraya verdiğimiz emeğimiz boşa gider diye düşünemiyoruz. Korkmamız gerekirken korkamıyoruz.

Sonra ölümü yakın gösteren uzak bir ihtimal bile şok etkisi yapıyor. Akıllar baştan gidiyor. Sanki ölüm bu dünyada hiç rastlanmayan sıradışı bir hadiseymiş gibi şaşkın oluyoruz. Ya gelip bizi de bulursa diye.

Hay Allahım, bu yazdıklarımı ‘size göre çok normal tabi, yakınınıza birşey olsa hiç üzülmeyeceksiniz demek ki’ şeklinde anlayacak olan insanların varlığını düşündüm şu an. Hatta bombaların patlamasından hiç rahatsız olmuyorsunuz demek ki diyebilecek olanlar. Mevzunun o siyasî ya da dünyevî kısmının konuşulmadığını anlayamayanlar.

Mevzu, elim olayların imanlı bir insanın korkularını ve itikadını nasıl etkilediği. Mevzu ülkenin yüzde doksanı tarafından bir kaç ay içinde unutulup yerini yenilerine bırakacak olan siyasî çekişmeler ya da acılar değil.

Mevzu bizim hayatımız, ölümümüz. Hayatımızı ve ölümümüzü nasıl anlamlandırdığımız. Ve bu anlamlandırmaya bağlı korkularımız. Evhamlarımız. Bu kadar açık bir mevzunun ne olduğunu hatırlatmak istemezdim ama bazıları mecbur bırakıyor işte malesef.

Allah herkesi, çoluk çocuklarımızı bela ve musibetlerden korusun. Fakat dünyada ölüm diye bir şeyin olduğunu unutarak yaşama gafletimizle de bizi başbaşa bırakmasın.

Continue Reading

Hiç Olduğunu Anlamak


Bir süredir yoğun bakımda olan anneannem dün sabah ebediyete göçtü.

Ölüm ne kadar sıradan, ne kadar olağan ve doğal bir olay değil mi.. Ölen kişi yakınınız değilse eğer..

Ölmüş işte, herkesin başına gelecek, Allah rahmet eylesin deyip geçilir. Olmadı bir fatiha okunur.

Ama hayatına tanıklık ettiğiniz, beraber anılarınızın olduğu ve akrabalık bağınızın bulunduğu biri olunca, ölümün gerçekte ne manaya geldiğini düşünüyor insan.

İşte o bize böyle böyle yemekler yapardı, sofra kurardı, şöyle biriydi diye düşüncelere dalarsınız.

Yaşadığı anlarına şahitliğiniz ne kadar fazlaysa, ölümüne de o kadar içerlersiniz.

Yaşantısını bildiğiniz biri ölünce duygu gözüyle görüyorsunuz ki, güzel anlarını bildiğiniz o insan nasıl gittiyse, şu güzel ve gösterişli dünyadan herkes bir bir gidecek. Ve bir gün siz de.

Her zaman bildiğiniz bir şeyi, o sırada hissediyorsunuz. Çok hissediyorsunuz.

İşte o çok normal bulduğunuz ölüm, o zaman hiç normal gelmiyor..

Sevdiklerin geride bırakıldığı, lezzetlerin terk edildiği bir ayrılışa dönüyor.

Bir ahiret olduğunu bilseniz, ehl-i iman için kabrin cennetin bekleme salonu olduğuna inansanız bile, yani ölüme bitiş gözüyle bakmasanız bile, bir kopuş gözüyle bakıyorsunuz. Ki öyle.

Ve zor bir deneyim olacak muhakkak. Kimsenin denemek istemiyorum deme şansı da yok.

Şu dünyada hep gururla yürümek, zevk odaklı yaşamak isteyen nefsin, ne kadar da güçsüz ve kudretsiz bir olduğunu da idrak edişi olacak.

Hani “Her nefis ölümü tadacaktır” ayeti var ya, dün okudular cenazenin başında. Orada insanın tadacağı nedir, tek acı mıdır diye düşünürüm hep.

O tattığı şey biraz da kendinin bir hiç olduğunu anlaması herhalde. Secde ile yakalamaya çalıştığımız hiçlik iz’anının perdesiz yaşanması gibi. Gerçekten sahip olduğun hiç ama hiç bir şey olmadığını yakinen anlayacaksın. Bedenin de dahil.

Yaşadığımız ahir zaman ve ortamda böyle bir son hiç yaşanmayacakmış gibi düşünmeden yaşamak el üstünde tutulurken, namazla ve duayla hiçliğin talimini yapanlara selam olsun.

Ve ölümden sonraki ebedî varlığımızın, ölümden münezzeh Hayy ve Baki olan Zat’a müştak olmakla mümkün olacağını idrak etmeye çalışanlara.

Continue Reading