Eziklik Psikolojisi

Ergenler ve gençler arasındaki eziklik algısı çok endişe verici.

İnsan ahlaksızlık yapmışsa ezik hissetmesi lazım. Hırsızlık, dolandırıcılık falan. Birileriyle alay etme, küçük görme.. Ya da sorumluluğu yerine getirememe.. Bunları yaptığında utanması ve ezik hissetmesi lazım. İlla ezik hissetsin demiyoruz ama hissedecekse o zaman hissetmeli yani.

Bu sabah okulun beden dersi eşofmanını henüz almadığımız için sızlanan kızıma söylenirken zamanımızda ezikliğin hiç böyle yaşanmadığını düşündüm.

‘Kızım geçen seneden kalan ilkokul eşpfmanınla git, üstüne de bir beyaz tişört geçiriver’ diyorum. ‘Olmaz anne illa okul eşofmanı olacak, herkesin okul eşofmanı var’ diyor.

Yoğunluklardan bir türlü okul eşofmanı almaya sıra gelmemişti.  Yoğunlukların verdiği yorgunluktan bir türlü içimden de gelmemişti. Bazen de unutmuştum. Ayrıca bu ay çok masraf oldu bu da bir sonraki aya kalsın diye biraz da bilinçaltımda erteleyivermekteymişim o an fark ediyorum.

Hayır dedim, hasta gibiyim sabah sabah kırtasiyeye gidip okul eşofmanı alamam. Bugün de böyle git.

Azıcık da nutuk çektim:

Bak şunu unutma hayatın boyunca. Kişilikli bir insan herhangi bir eşyası eski ya da kötü olduğu için ezik hissetmez. Telefonunun modeli düşük olduğu için ezik hissetmez. O arabaya değil bu arabaya bindiği için ezik hissetmez. Bu gibi sebeplerden ezik hisseden, kendi içinde eziktir. Ne yaparsa yapsın ezikliğini gideremez biliyor musun? Diğer insanlarla aynı şeylere sahip olmadığı sürece kendini bir hiç gibi hisseder.

Sen utanılacak bir suç mu işledin ki ezik hissediyorsun? Hırsızlık arsızlık mı yaptın, saygısızlık mı yaptın da ezik hissediyorsun? Böyle bir şey yapmadıysan hiç ezik hissetmene gerek yok.’

Birşey demedi. Belki o an kabul etmek istemedi. Ama istiyorum ki bu laflar yer etsin belleğinde.

Sonra abisi hasta olduğu için okula gidemediğinden, abisinin okul eşofmanını giydi gitti.

Çocuğun arkasından düşündüm. Bu çocuğa insan arsızlıktan hırsızlıktan saygısızlıktan utanır dedim ama toplumda bunun bir karşılığı var mıydı?

Artık gençler büyüklere gayet rahat saygısızlık yapıyor ama hiç utanmıyordu. Ama telefonlarının modeli eksik olunca çok utanıyorlardı.

Yetişkinler mesela biz kadınlar ayakkabılar, kombinler, şunlar bunlar eksik olunca ezik hissedebiliyorduk. Peki ya kavga dedikodu birbirine/eşine saygısızlık falan bunlardan dolayı ezik hissediyor muyduk? Utanıyor muyduk?

Ya da en azından telefonu tableti herkesinki gibi olmazsa çocuğumuza ezik hissetmene hiç gerek yok yavrum diyebiliyor muyduk? Bunun lafını dahi edebiliyor muyduk?

Yoksa çoğu zaman çocuk kendini ezik hissetmesin diye hemen alıveriyor muyduk?

O zaman biz de ezikliğin/eksikliğin/utanmanın tanımını yanlış yapmıyor muyduk? Saygısızlıktan sorumsuzluktan değil de mal mülk eksikliğinden utanılır şeklinde kodlamıyor muyduk?

???

O zaman bu toplumda, kimden kime bir hayır gelmesini umuyorduk?

???

Continue Reading

Garibanlık psikolojisi

‘Aa hayır şeker yenmez, çok zararlı’ dedi yaşlı teyze. Böyle kızar gibi değil de yumuşak yumuşak. Hem de gayet kararlı şekilde.

Bir dükkandaki rengarenk şeker topları kutusuna elini uzatan kızımı tam ben de vazgeçirmeye çalışırken duyduğum bir cümleydi bu. Öncesinde eyvah yine ‘Alıver çocuğa ne olacak’ diyen biri diye korkmuştum.

Fakat teyze şaşırttı beni.

Aklıma şu soru takıldı tabi: Normalde çocuk mahrum kalacak diye bir psikolojiyle düşünürdü yaşlılar. Hep bir garibanlık psikolojisiyle bakarlardı. Çocuk yiyemeyecektir ve üzülecektir şeklinde.

Acaba bu teyzede neden garibanlık psikolojisi yoktu? Bilemezdim tabi…

Ama şunu yeniden hissetmiştim ki çok güzeldi bu psikolojiden özgürleşmek…

Bu garibanlık psikolojisi denilen şey maddi durumun iyileşmesiyle, standartların yükselmesiyle filan da geçmeyen bir şeydi..

Galiba insanın hayata bakışıyla ilgiliydi.

Bu psikolojiye göre insanın canını istediğini yapAMAMASI en büyük ‘zarar’dı. Gerçek zarar ve yararın ne olduğu pek önemli değildi.

Zararı faydayı mahrumiyet hissi belirliyordu. Canının çektiğini elde etmek mutlaka faydaydı. Mahrum kalmaksa mutlaka zarar kategorisindeydi.

Artık nasıl geçerdi bilmiyorum ama … Bu garibanlık psikolojisinden özgürleşmiş insan olmak lazımdı.

O teyzenin arkasından teşekkürle bakarken bunu düşündüm.

Continue Reading

Etkili bir antidepresan

Depresyon ve antidepresanlar ilgili pek çok mesaj alıyorum. Genelde dertleşmek, paylaşmak amaçlı yazılıyor.

Bazen sanal ortamda en neşeli en hayat dolu görünenlerin ciddi depresyonda olduklarını öğreniyorum. Eskiden beri tanıdığım, yeni tanıştığım bir çok insanın da ya hasta ya da travma geçirmiş olduğunu biliyorum.

Yakın çevremde ‘şu ilaç sayesinde ayakta duruyorum’ diyen insanların sayısı da yüzde elliyi geçik. Tabi herkes herkese söylemiyor. Hangi tahmin etmediğimiz insanlar da ilaç kullanıyordur bilemiyoruz.

Çok ilginç bir şekilde hepsinden duyduğum ortak bir cümle var. ‘Ben herşeyi ben yapacağım halledeceğim diye uğraşıyorum. Bazen benim yapmam gerekmese de yapıyorum. Yapmazsam için rahat etmiyor. ‘ Genelde de bu cümleler çok yardımseverim, çalışkanım, en çok ben yorulurum üslubuyla söyleniyor.

Nazımı çekecek, dediğimi düşünecek kadar yakın olduklarıma da şöyle diyorum:

‘Tüm bunları yardımseverliğinden düşünceliliğinden mi yapıyorsun, yoksa o alanda çok beğenilmek istediğin için mi? Aman bunu da yapmamış düşünmemiş demesinler diye mi?’

İnsan birşeyleri yardımseverliğinden şefkatinden yapıyor olsa hasta olmaz, olmamalı. Şu yaşadığımız asrın en sevmediğim taraflarından biri de bu. Güzel ahlakların bile tanımları değişiyor. İnsanın kendini, olmasa da olacak fasa fisolar için harab etmesi yardımseverlik incelik diye anılır oldu.

Hep en sempatik en ilgili en güzel en ilginç halimizle kendimizi göstermemizi istiyor bu enaniyet asrı. O hallerimizi alkışlıyor, o hallerimizi besliyor. Kusurlarımızı kusur gibi gösteriyor. Oysa insana kusur yakışır. ‘E neticede insanız Allahım affetsin inşallah’ demek yakışır. Rahatlatır.

Harika gibi gözükmek harika olmak değildir. İnsanı harika yapan şey, şu koca dünyada ne kadar çok zaaf, acziyet ve kusur sahibi olduğunu hissedip Allah’a dayanması değil midir?

Hep takdir görmeye layık olduğunu düşünmek insanı beklenti sahibi yapar. Kaygı sahibi yapar. Hep belli bir görüntü vermeye iter. İnsanlara köle yapar.

Bir kere sosyal medyada agresif birşeyler yazmıştım. Hoş olmamıştı tabi. E yazdığım şeyin arkasında değildim gerçekten. Ben de insanım neticede, birşeylere sinir olup saçmalayabilirim. Olabilir. Böyle düşünmüştüm. Ve aynen yazmıştım. Birşeyler çok birikince böyle dengeyi tutturamayabiliyorum demek ki demiştim.

Sonra anladım ki benim normal gördüğüm bu çıkarımım büyük özgürlükmüş. Bazı insanlar o kadar hayret ediyor ki. ‘Nasıl böyle bir şey yazar. Nasıl böyle bir yanlışla anılmayı kendine yakıştırır’ diye düşünüyorlar. Bir hata işledin diye yerin dibine geçmeni bekliyorlar.

Yahu insan neyse odur. Kamil insan olmanın yolu kusursuzluktan da geçmiyor. Kamil olmanın yolu şu dünyada en kamil olmayan kişinin kendimiz olduğunu derk etmekten geçmiyor mu?

Ama lüften bunu özgüvensizlikle karıştırmayın. ‘Evet ya ben kusurluyum nolmuş dilim de sürçebilir, çok gerizekalı bir hata da yapabilirim’ demek güven verir asıl, rahatlatır.

Tanrıcılık oynamak insanın ruh sağlığını bozuyor. Çünkü sırtına acziyetini göstermeme ve görmeme yükü yükleyen insan, bunun altından kalkamıyor.

Ama maalesef zaman enaniyet asrı. İnsanın kendini en beğenilesi hallerde sunması ve öyle olduğuna inanması yadırganmıyor. Korkunç bir hızla popülerleşiyor.

Bir şeyleri eleştirince de bu genel algıdan kaynaklı tepkilerden nasibimi alıyorum. ‘Sen kendini ne sanıyorsun da bu konuda bu kadar sert gidiyorsun. Aşağılıyor musun bakayım’ tarzında yanıtlanıyor. Herşey bir benlik savaşı kategorisinde yorumlanıyor.

Yahu o konuda gerçekten çok büyük yanlışlar yapıldığını düşünemez miyim? Bunu ifade etmek için kendimi bir şey zannediyor olmam mı gerekir?

Bence kendimi birşey zannetmiyor olmam yeterli. Sarsılmasından korktuğum bir itibarım bir karizmam yok. Hariçten gazel mi okuyorum yoksa gerçekten konuyla alakalı mı yazdıklarım, ona bakılmalı sadece.

Hiç antidepresan ya da benzeri ilaç kullanmadım. İsimlerini bilmem. Bunu övünme olarak değil şükür için söylüyorum. Hastalıklar da Allah’tan geliyor, bu bir övünme konusu olamaz zaten. (Aslında hiçbir nimet övünme konusu olamaz. Adı üstünde nimet)

Bedensel hastalıklar nasıl şurada bir sorun var, birşeyler yapmalısın sinyali veriyorsa.. Ruhsal hastalıklar da aynı sinyali veriyor ve çok hikmetliler bence. Bir alarm sistemi gibi. El atılmazsa ruh, sağlığını kaybedecek haberi veriyorlar.

Doktorlar ilaçla el atıyor. Acil durum eylemi olarak. Fakat ilaçlar fıtratımızın yalanladığı  ‘beğenilirsek seviliriz öyleyse kendimizi beğendirmeliyiz’ şeklindeki batıl inanışımızı yok edemez.

Diğer insanoğullarının kusurlarını bilmem ama benimkiler iyi yanlarıma bin basar. Şu dünyada bunu kabul etmek kadar büyük kafa rahatlığı yok. Çok da ETKİLİ BİR ANTİDEPRESAN.

En güzeli aziz Üstad gibi özgür olmayı seçmek, hiçbir kalıba nazara girmeye çalışmamak. Ne demiş Üstad: “Ben kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum.”

İşte bu cümlede kuş gibi hafif olmanın sırrı var, anlayana.

Continue Reading

Neye inanırsak onu yaşarız

Hani şu hazır yiyecekler var ya.

İçinde çin tuzu olan krakerler, fruktozlu içecekler.. Sonra bir bin türlü aroma içeren dondurmalar, meyveli yoğurtlar.. Glikoz şurubu içeren şekerlemeler tatlılar…

Efendim ne söyleyeyim sonu ‘at’la biten (örneğin sodyum benzoat) değişik değişik ne olduğunu anlamadığımız katkı maddesi içeren soslar, ketçaplar, mayonezler, konserveler.

Gerçekten çok zararlılar. Hepsiyle ilgili derya deniz araştırmalar mevcut. Google efendiye yazınca çıkıyor. Vücutta neyi tahrip ettikleri bir bir belli.

Ancak sayın okuyucu bu yazının konusu başka.

Şöyle ki, insana zarar veren şey sadece madde değil.

İnsan sağlığını en çok neyin tehdit ettiği artık keşfedildi: İnsanın kendi inanışları, yorumları, psikolojisi.

Hatta bir kötü maddenin tahrip etkisi, insanın psikolojisine bağlı olarak artabiliyormuş da azalabiliyormuş da. Hatta yok olabiliyormuş bile.

Hatırlayın Hz. Ömer korunma besmelesini okuyarak zehir içmiş ve hiç etkilenmemişti: Bismillah ve billâhillezî lâ yedurru measmihî şeyun fil ardi velâ fissemâ. Ve hüvesSemiul Alim. ~ İsmiyle beraber yerde ve gökte hiçbir şeyin zarar vermediği Allah’ın adıyla. O işiten ve bilendir.

Bu olay, o duayı okuyan herkesin zehir içip ölmeyeceği anlamına gelmiyor elbette.

Şu anlama geliyor: İnsan birşeye inanabildiği nisbette, Allah onu vermeye kâdirdir. Hz. Ömer zarar ve menfaatin zehrin değil, sadece Allah’ın elinde olduğuna şeksiz şüphesiz iman etmişti.

Günümüz doktorları da inanç gücünü şöyle ifade ediyor:

İnanışlarımızı ve psikolojimizi vücut duyuyormuş. Duyduklarına o da inanıyor ve aynını uyguluyormuş. (Tabi etten kemikten ibaret vücut duyacak ya da duyduklarını uygulayacak şuuru nereden buluyor, emir büyük yerden geliyor da. İşte o kısmı söylemek işi din boyutuna çekmek oluyormuş.)

Neyse lafı nereye getirmek istiyorum, şuraya.

Çocuğumuzun ya da bizim hazır bir şey yeyip içmemiz, onun kötü etkisini mutlaka yaşayacağımız anlamına gelmiyor.

Niyet insanın maddeye ve işine kattığı ruh gibi. Ve insanın bakış açısı, maddenin enerjisine de etki ediyor.

Onu ‘çok kötü olacak’ diye hayal ederek yeyip yuttuğunda insan, o maddeyle savaşmak için vücudunda güç bırakmamış oluyor. En büyük desteği psikolojimizden alan bağışıklık sistemi de okkalı bir darbe yemiş oluyor.

Şahsen bu uğursuz psikolojiden bir ara ilallah çektim. Çünkü yaşadığın kaygı yesen de yemesen de zarar veriyor.

Efendim çocuklar küçükken ‘zararlı olduğu için yemiyoruz’ laflarını pek güzel anlıyorlar. Ama sonra işler değişiyor. Çocuğunuz kendi kendine markete gidip alacak yaşa geldiğinde, önüne geçip hayııır yapmaa diyemiyorsunuz. Lap diye elinden de alamıyorsunuz. Sürekli engel olmaya çalışırsanız bu sefer başka problemler çıkıyor.

Eskiden birisi çocuğa bir bisküvi yedirse, o kadar zaman ben onu vermemek için ne mücadeleler ettim diye emeklerime yanardım.

Sonra toparladım kendimi.

Artık diyorum ki, mücadele verdiysen Allah gördü zaten onları. Yazdı bir kenara. Çocuğuna da faydası oldu. Takılma oraya, boşa gitti sanma. O kadar zaman emek verdiğim bütün binan yıkıldı sanma.

İlla bir zarar olacak diye de düşünme. Yenilmiş gibi hissetme. Güç sadece maddedeymiş gibi materyalist bir algıya hapsolma. Çocuklara da suçlu gibi hissettirme.

Faydayı getirip sunan gıdalarla dost ol tamam. Zararı getirenlerden de nefsine hakim olduğun kadar kaç ve çevreni güzel bir dille uyar tamam. Gücün yettiğince bununla mükellefsin.

Ama zararın, maddenin elinde olduğuna inanmakla mükellef değilsin.

Zarar ve menfaat, o cikletin bu içeceğin değil yalnız Allah’ın elinde de. O besmeleyi oku. Sen zararlardan bizi korursun, koru Yarabbim de…

Continue Reading