Garibanlık psikolojisi

‘Aa hayır şeker yenmez, çok zararlı’ dedi yaşlı teyze. Böyle kızar gibi değil de yumuşak yumuşak. Hem de gayet kararlı şekilde.

Bir dükkandaki rengarenk şeker topları kutusuna elini uzatan kızımı tam ben de vazgeçirmeye çalışırken duyduğum bir cümleydi bu. Öncesinde eyvah yine ‘Alıver çocuğa ne olacak’ diyen biri diye korkmuştum.

Fakat teyze şaşırttı beni.

Aklıma şu soru takıldı tabi: Normalde çocuk mahrum kalacak diye bir psikolojiyle düşünürdü yaşlılar. Hep bir garibanlık psikolojisiyle bakarlardı. Çocuk yiyemeyecektir ve üzülecektir şeklinde.

Acaba bu teyzede neden garibanlık psikolojisi yoktu? Bilemezdim tabi…

Ama şunu yeniden hissetmiştim ki çok güzeldi bu psikolojiden özgürleşmek…

Bu garibanlık psikolojisi denilen şey maddi durumun iyileşmesiyle, standartların yükselmesiyle filan da geçmeyen bir şeydi..

Galiba insanın hayata bakışıyla ilgiliydi.

Bu psikolojiye göre insanın canını istediğini yapAMAMASI en büyük ‘zarar’dı. Gerçek zarar ve yararın ne olduğu pek önemli değildi.

Zararı faydayı mahrumiyet hissi belirliyordu. Canının çektiğini elde etmek mutlaka faydaydı. Mahrum kalmaksa mutlaka zarar kategorisindeydi.

Artık nasıl geçerdi bilmiyorum ama … Bu garibanlık psikolojisinden özgürleşmiş insan olmak lazımdı.

O teyzenin arkasından teşekkürle bakarken bunu düşündüm.

Continue Reading

Unsuz şekersiz beslenmede neler yaşıyorum?

Hiç karar vermeden aniden başladığım unsuz şekersiz beslenme sürecimde iki ayı doldurdum. Hem yakın çevremden hem online gelen sorular genelde aynı. Hepsine cevap vereceğim.

Nasıl cesaret ettin?

Yani cesaret etmedim aslında, bir inayet bir rahmet ile bir anda oldu. Fakat öncesinde unlu şekerli yiyeceklerle ilgili olumusuz düşüncelerim oturmaya başlamıştı. İnsan unun ve şekerin güzel bir şey olduğunu düşünerek böyle beslenmeye geçemez herhalde.

Kızkardeşimin geçtiğimiz yaz geçirdiği bir tedavi süreci vardı. Onun için çok zor bir süreçti. Un ve şeker dahil çok fazla yiyecek yasaklıydı ona. Üstelik emziriyordu bu dönemde. Sadece biyorezonans (hücrelerin bozulmuş elektromanyetik frekanslarını düzelterek tedavi yöntemi) ve uyguladığı bu beslenme programıyla sağlığına kavuşması, tüm ağır ağrılarının geçmesi etkiledi beni. Demek ki insan bazı yiyecekleri yemeyi bırakırsa vücut tedavi oluyor noktasını daha çok düşünür oldum.

O dönem ben de uzaklaştım biraz un ve şekerden. Hatta çocuklara yaptığım kek pasta sayısını oldukça azalttım. Önceden hep bulunsun atıştırırlar kafasındaydım, artık kırk yılda bir yapıyorum. Pastalarım herşeyiyle ev yapımıydı, krem şanti vs kullanmazdım ama neticede içinde şeker var.

Sonra yine başka bir yakınımın bir sürü çeşit çeşit hastalıktan dolayı un, şeker hatta patates vs.yi ömür boyu yiyemeyecek bir programa mecburen başladığını öğrendim. Hatta hastalığı nüksederse ciddi tehlikesi vardı onun. Beslenmeyi değiştirince otomatik iyileşiyor, rahatlıyor, ve kilo veriyordu. Bu bahs ettiklerim her ikisi de genç insanlar.

Yani artık un ve şekerle ilgili söylentiler benim için duyum olmaktan çıkmış, çok yakından şahit olduğum şeyler olmuştu.

Ama böyle bir beslenme şekline karar verme konusunda da cesaretli değildim.

Sonra iki ay kadar önce bir gün boğazımda ağrı ve halsizlik hissettim. Hasta olmak istemiyordum. Şöyle 3 günlüğüne unsuz şekersiz ve daha çok çiğ şeylerle besleneyim bakayım ne olacak dedim. Amanın bir iyi oldum, bir ferahladım, bir hafifledim sormayın. Üzerimdeki miskinlik gitti. Allahım bu nasıl bir şey böyle cennet gibi bunu bırakır mıyım ben hiç yaa dedim kendi kendime.

Bırakamadım yani anlayacağınız. Bir de tam o dönem spora başlamıştım. 2 hafta öncesinde. İkisi birleşince kış ortasında ‘bahar gelmiş çiçekler açmış içim içime sığmıyor’ modunda bulur oldum kendimi.

Zor oldu mu?

Hayır başta hiç zor olmadı. O hafiflik duygusu çok motive etti beni. Fakat şöyle bir ayı devirdikten sonra yavaş yavaş özlem oluşmaya başladı. Herkes yiyor sofrada ben yiyemiyorum bir sinir geliyor insana. Ben şekeri hiç aramam yalnız börek yiyememek çok koydu bana. Haftanın bir çok günü derslerde misafirlikte sürekli böreğe maruz kalan ama tadına bile bakamayan biri oldum.

Ama değer mi diye sorduğumda, değer diyerek karşı koymayı başardım. İki dakikadan sonra ağızda kaybolacak bir lezzeti kaçırıyorum sadece. Ama hayatım daha lezzetli oluyor böyle. Hafif canlı enerjik. Hayatın lezzetini yemek lezzetine endeksli görmemeye çalışıyorum. Yoksa psikolojisi bozulur insanın.

Bir de un ve şeker dışında da çok lezzetli şeyler var. Onlara odaklanıyorum. Hepsini rahatlıkla yiyorum. Kızartmalar, ızgaralar. Bulgur. Salatalar ki çok severim.. Baklagiller. Kuru yemişler. Meyveler. Hatta patlamış mısır 🙂

Kızartma hafiflikle nasıl bağdaşıyor diyorlar. Zaten un ekmek yemediğiniz için kızartmayı abartılı diyemiyorsunuz içinizi bayıyor yoksa.

Kilo verdin mi?

İlk yirmi gün filan hiç değişiklik olmadı. Fakat sonra yavaş yavaş gitmeye başladı. 5 kilo verdim şu an iki ayda. Tabi sporun da etkisi büyük. Bir de unsuz şekersiz beslenmenin daha ilk gününde şöyle bir şey fark ettim. Beslenme şeklim eskisi gibiyken sporda (pilates) hiç bir hareketi doğru düzgün yapamıyordum. Karnımda bir ağırlık bir kütle oluyordu resmen. Spora aç gidilir evet, aç gittiğim halde böyleydi. Sanırım vücut için de pek kolay oluyormuş aslında o şekilde beslenirken spor yapmak.

Aç mı geziyorsun? Kahvaltıyı nasıl yapıyorsun?

Ekmeği kahvaltıda yiyememek sanırım benim en çetin imtihanım oldu. Ama bırakmalıydım çünkü çok yiyordum. Öğlen akşam yiyeceğim ekmeği kahvaltıda yiyordum. Bir taraftan da çocuğu yedirirken bir saat sürüyordu kahvaltım. Doyma hissi gelmiyordu 🙂

Şimdi kahvaltıda patates olursa zorlanmıyorum zaten. Yumurta da tok tutuyor. Onlar yoksa ekmek yerine havuç yiyorum. Bu benim ekmeğim diyorum 🙂 Biraz fındık cevizle destekliyorum. Diğerleri zaten sabit, peynir zeytin yeşillik vesaire. Doyuyorum. Sadece öğlen daha çabuk acıkıyorum. Fındık ceviz pahalıya gelmiyor mu diyorlar. Bir kase fındık yemiyorum ki oturup. Yani eskisi gibi doyma hissi olarak mideye bir ağırlık binmesini isterse bir kase fındık da yiyebilir insan. Fakat o iyi birşey olur mu bilemem 🙂

Ekmeksiz beslenmek pahalı beslenmektir gibi bir kanı var. Sanki hep et protein almak gerekmiş gibi. Ben buna katılmıyorum. Ekmeğin verdiği şişkinlik ve ağırlık hissini aramadığınız sürece pahalıya kaçmaya gerek yok.

Tabi şunu belirtiyim, benimkisi glutensiz beslenme değil. Bulgurdan vazgeçemem. Benim amacım ekmek ve yufkadan kaçmak. Bulgur pek bir işlemden geçmemiş öz bir gıda. Yiyecek birşey bulamadım mı hemen bir çiğ köfte yoğuruveren bir insan olarak ince bulgurdan vazgeçemem. İlk başlarda pirinç ve bulgur pilavı da yemiyordum. Fakat ona devam edemedim. Pek doyurucu olmayan sebze yemeklerinin yanında bir iki kaşık almak gerekebiliyor akşamları. Fakat eskisi gibi tabağımı doldurmuyorum. Çoğunlukla da hiç almıyorum.

Kendime baştan beri sınırsız izin verdiğim unlu gıda tarhana oldu. Tarhana gibi faydalı olmazsa olmaz bir lezzeti unsuz yiyemeyeceğime göre yapacak bir şey yok..

Ve unsuz şekersiz beslenmenin en sevdiğim sonucu ister istemez sağlıklı beslenmek oldu. Yani bakıyorum bir yemeğin yanında şöyle doyurucu bir salata yapmazsam aç kalacağım, mecbur yapıyorum. Ama ekmek olsaydı o salatayı yapmayıp yerine ekmek yiyecektim.


Aç gezmek gezmemek de insanın elinde. Un şeker yemiyorsan, yiyebileceğin bir şeyler de hazırlamıyorsan aç gezersin. İçimin kazınmasına müsade etmemeye çalışıyorum. Kazınırsa da hurma, pestil, fındık, ceviz yoksa hemen bir elma bir meyve muz filan bir şey atıyorum ağzıma. Yoksa çok fena alarm çalıyor ve yiyemediğin ne varsa abanıp hepsini bir güzel götürme hissi geliyor. Kendimi o korkunç duruma getirmemeye çalışıyorum.

Çocukları da kısıtlıyor musun?

Hayır. Onların karbonhidrata bizden çok ihityacı var büyüme dönemindeler. Zaten ekşi mayalı tam buğday ekmeği alıyoruz eve. Makarnalar, pilavları da çok sık yapıyorum. Sadece bir kaç şeyi almayarak yapmayarak onları korumaya çalışıyorum tabi. Beyaz ekmek, yufka ve şeker. İşte tatlı kek yapmıyorum çocuklara eskisi gibi. Bu seneyi hastalık bakımından rahat geçirdik elhamdülillah. Şekeri azaltmanın etkisi olduğunu düşünüyorum. Canan Karatay diyor ya şeker vücudun en sağlam yapısı dişi bile mahvediyor, varın organlara hücrelere nasıl zarar verdiğini siz düşünün. Çocukları bir şeyden mahrum bıraktığım hissi yok, onlara iyilik yaptığım hissi var.

Ne kadar devam edeceksin? Kaçamakların oluyor mu?

Şu ana kadar kaçamak diyebileceğim seviyede bir şey olmadı. Fakat insanlar çok ısrar ediyorlar. Davetlerdeki ısrarlara kulak asmıyorum yoksa halim nice olurdu 🙂 Sömestirde anneme gitmiştik, mantı yaptık. O kadar yaptık bir lokma bile tadına bakmayacak mısın dedi annem. Baktım tadına tabi.

Benimki hastalık tedavi gerekçesiyle olmadığından çok ısrar görüyorum böyle. Nadiren ısrar olmadan kendim de yapıyorum bu tadına bakma işini 🙂 Ama orada bırakıyorum. O ilk lokmayı alınca teskin oluyorum zaten. Yoksa o kadar zamandır gösterdiğim çaba boşuna gider diye düşünüyorum.

Doğumda aldığım kiloları verene kadar biraz daha böyle sıkı devam edeceğim. Fakat en başta beni tetikleyen şey zayıflamak değil canlılık pozitiflik hafiflik hissi olmuştu. Hem bedensel hem psikolojik olarak bir can geldi sanki. Zihnim netleşti, beynim temizlendi sanki.. Bu hisle yaşamaya devam etmek istiyorum. Kiloları verdikten sonra ufak tefek esnetmeler yapsam da bundan sonra eski yeme şeklime dönmem herhalde.

Continue Reading

Neye inanırsak onu yaşarız

Hani şu hazır yiyecekler var ya.

İçinde çin tuzu olan krakerler, fruktozlu içecekler.. Sonra bir bin türlü aroma içeren dondurmalar, meyveli yoğurtlar.. Glikoz şurubu içeren şekerlemeler tatlılar…

Efendim ne söyleyeyim sonu ‘at’la biten (örneğin sodyum benzoat) değişik değişik ne olduğunu anlamadığımız katkı maddesi içeren soslar, ketçaplar, mayonezler, konserveler.

Gerçekten çok zararlılar. Hepsiyle ilgili derya deniz araştırmalar mevcut. Google efendiye yazınca çıkıyor. Vücutta neyi tahrip ettikleri bir bir belli.

Ancak sayın okuyucu bu yazının konusu başka.

Şöyle ki, insana zarar veren şey sadece madde değil.

İnsan sağlığını en çok neyin tehdit ettiği artık keşfedildi: İnsanın kendi inanışları, yorumları, psikolojisi.

Hatta bir kötü maddenin tahrip etkisi, insanın psikolojisine bağlı olarak artabiliyormuş da azalabiliyormuş da. Hatta yok olabiliyormuş bile.

Hatırlayın Hz. Ömer korunma besmelesini okuyarak zehir içmiş ve hiç etkilenmemişti: Bismillah ve billâhillezî lâ yedurru measmihî şeyun fil ardi velâ fissemâ. Ve hüvesSemiul Alim. ~ İsmiyle beraber yerde ve gökte hiçbir şeyin zarar vermediği Allah’ın adıyla. O işiten ve bilendir.

Bu olay, o duayı okuyan herkesin zehir içip ölmeyeceği anlamına gelmiyor elbette.

Şu anlama geliyor: İnsan birşeye inanabildiği nisbette, Allah onu vermeye kâdirdir. Hz. Ömer zarar ve menfaatin zehrin değil, sadece Allah’ın elinde olduğuna şeksiz şüphesiz iman etmişti.

Günümüz doktorları da inanç gücünü şöyle ifade ediyor:

İnanışlarımızı ve psikolojimizi vücut duyuyormuş. Duyduklarına o da inanıyor ve aynını uyguluyormuş. (Tabi etten kemikten ibaret vücut duyacak ya da duyduklarını uygulayacak şuuru nereden buluyor, emir büyük yerden geliyor da. İşte o kısmı söylemek işi din boyutuna çekmek oluyormuş.)

Neyse lafı nereye getirmek istiyorum, şuraya.

Çocuğumuzun ya da bizim hazır bir şey yeyip içmemiz, onun kötü etkisini mutlaka yaşayacağımız anlamına gelmiyor.

Niyet insanın maddeye ve işine kattığı ruh gibi. Ve insanın bakış açısı, maddenin enerjisine de etki ediyor.

Onu ‘çok kötü olacak’ diye hayal ederek yeyip yuttuğunda insan, o maddeyle savaşmak için vücudunda güç bırakmamış oluyor. En büyük desteği psikolojimizden alan bağışıklık sistemi de okkalı bir darbe yemiş oluyor.

Şahsen bu uğursuz psikolojiden bir ara ilallah çektim. Çünkü yaşadığın kaygı yesen de yemesen de zarar veriyor.

Efendim çocuklar küçükken ‘zararlı olduğu için yemiyoruz’ laflarını pek güzel anlıyorlar. Ama sonra işler değişiyor. Çocuğunuz kendi kendine markete gidip alacak yaşa geldiğinde, önüne geçip hayııır yapmaa diyemiyorsunuz. Lap diye elinden de alamıyorsunuz. Sürekli engel olmaya çalışırsanız bu sefer başka problemler çıkıyor.

Eskiden birisi çocuğa bir bisküvi yedirse, o kadar zaman ben onu vermemek için ne mücadeleler ettim diye emeklerime yanardım.

Sonra toparladım kendimi.

Artık diyorum ki, mücadele verdiysen Allah gördü zaten onları. Yazdı bir kenara. Çocuğuna da faydası oldu. Takılma oraya, boşa gitti sanma. O kadar zaman emek verdiğim bütün binan yıkıldı sanma.

İlla bir zarar olacak diye de düşünme. Yenilmiş gibi hissetme. Güç sadece maddedeymiş gibi materyalist bir algıya hapsolma. Çocuklara da suçlu gibi hissettirme.

Faydayı getirip sunan gıdalarla dost ol tamam. Zararı getirenlerden de nefsine hakim olduğun kadar kaç ve çevreni güzel bir dille uyar tamam. Gücün yettiğince bununla mükellefsin.

Ama zararın, maddenin elinde olduğuna inanmakla mükellef değilsin.

Zarar ve menfaat, o cikletin bu içeceğin değil yalnız Allah’ın elinde de. O besmeleyi oku. Sen zararlardan bizi korursun, koru Yarabbim de…

Continue Reading