ANNELİK, İÇ DÜNYA, KADIN çalışan kadın, ev, ev işleri, kadın olmak

Zorlanan bir tek çalışan kadın mı?

Kadın istihdamı, benim için eskiden beri ‘çalışan çalışır, çalışmayan çalışmaz kim ne karışır‘ şeklinde yaklaştığım bir konuydu.

Sadece kadın için çalışmamanın daha huzurlu bir hayata sebep olduğuna dair düşüncelerimi yer yer dile getirmekle yetinirdim.

Fakat ‘2023 sonunda kadınların iş gücüne katılma oranının yüzde %40’a çıkarılması’ hedefini duyduğumda, en az kadınlara ‘annelik kariyeri’ yakıştırıldığında rahatsız olduğum kadar rahatsız oldum.

İş gücünde %40 kadın hedeflemek, açık açık ‘bir çoğunuz çalışma hayatına katılmalı’ denmesiydi biz kadınlara. Kendi tercihlerimizin ne olduğu önemsenmeden.

Tavsiye vermekle kalınsa iyiydi, katılmanızı sağlayacağız deniyordu bir de açıkça.

Bu sağlama elbette ki çalışan kadına yapılan yardımlar ve teşvikler ile gerçekleşecekti..

Benim için kırıcı bir açıklamaydı bu. Yıllardır mücadele ettiğimiz ‘Çalışırsanız bir işe yararsınız’ önermesini artık devlet zikrediyordu.

Çevremde gördüğüm kadarıyla çalışan kadınlar da bu önermenin etkisinde kalarak çalışıyor zaten. Bir çoğu ne maaş için ne kariyer için ne de vatana millete fayda için çalışmıyor. Kendilerini işe yaramaz hissetmemek için çalışıyorlar.

Ev ve çocuklar dışında pek de bir şeye zaman ayıramamak, buna rağmen hem kocanın hem toplumun gözünde pek de bir şey yapmayan biri durumununa düşmek göze alınabilir gelmiyor onlara. Üstelik ev ve çocukla ilgili hayal edilen sonuçlar, hayatın içinde daha da hayal hale geliyorken ev bir şey üretilebilir bir alan gibi gelmiyor..

Duygusal sağlıklarını korumak için kaçış yöntemi çalışmak. Ki ruh sağlığı insan için en zaruri şey. Üstelik çalışırsan hem birşeylerle meşgul oluyorsun, hem toplum sana boş boş durmayan biri(!) gözüyle bakıyor, hem de üstüne para veriyorlar..(?)

Ama evde olsan bütün gün meşgul olduğunu kimse fark etmeyecek dahası bir takdir teşekkür almak için bile epey mücadele vereceksin. Hiçbir şeyin kendi kendine olmadığını, bizzat kendi ellerinle her taşı kaldırdığını hatırlatmaya ihtiyaç duyacaksın. Çocuklarının çocukluktan kaynaklanan huysuzlamalarının işlerini nasıl böldüğünü hikaye etmede kabiliyet kazanacaksın. İnsanın işi bir değil iki değil yirmi kez bölününce nasıl cinnet hisleriyle dolduğunu heyecanla anlatacaksın ama dinleyen kişiye sıkıcı gelecek. Başarabildiklerinden söz etme kabalığına da mecbur olacaksın.

İşler yapılmadığında fark edilecek ama yapıldığında fark edilmeyecek.

Gerçekten, bazen tam da bu kaygılarla yıkanmamış çamaşırların sepetten taşmış halinin fotoğrafını çekiyorum, bazen darmadağınık leş gibi evin.. Bazense göçmüş mutfağın. Eşim kalbimi kıran biri değil ama olur da şakayla karışık bir gaflet anında filan ufak bir sürçme yaşarsa fotoğrafı suratına dayamak üzere arşivliyorum..

Zira o kadar işi halletmekten (halledemesem de bir yandan çocuklarla boğuşup halletmeye çalışmaktan) öyle yorgunluk biriktirmiş oluyorum ki tetikte bekliyorum.. Çizgi filmlerde olduğu gibi bulaşıklar hoplayıp kendi kendine yerine yerleşmiyor..

Bakınız şu yazıyı yazarken beni bilgisayar başında gören 5 yaşındaki kızım haliyle kendisine de bilgisayar açmamı istiyor. Çocuğu ekranın karşısına bırakırsam hayat çok kolay, ama bırakmamak için mücadele edersem oturup bir saatte yazabileceğim yazıyı 5 günde hatta bugun 10 gün oldu saklı gizli yazabiliyorum. Niye kendime bu işkenceyi çektiriyorum, çocuğu ekrandan biraz daha uzak tutabilmek için. Her zaman da o kadar dirayetli olamayabiliyorum.

Bunun gibi, hayatın tam ortasındaki mücadeleleri teşvik etmeyi bırak önemsemeyip, ‘değer’ olarak sadece ülke ekonomisine giren meblağı tanıyan, üstelik onu da çalışan kadının sırtından kazanmayı gözüne koyan, sosyal mesajlar ve teşvik primleriyle sadece çalışan kadının yanında olan devletlilere yapabileceğim tek yorumsa koca bir ESEF.

Evdeki kadının yaptıklarını algılayamayıp sadece çalışan kadın zorlanıyor zannedenleri de en hafifinden geri kafalı buluyorum. İster doğulu olsun ister batılı, ister ateist olsun ister dindar, ister o milletten olsun ister bu milletten, hepsini.

Sanıyorlar ki eskiden olduğu gibi kadınlar fayansla perdeyle temizlikle yemekle kafayı bozmuş, hallerinden memnunlar.

Eskiden fayansın arasındaki kiri temizleyen kadın yaptığından zevk alıyormuş efendiler.

Şimdi ise fayansın kirini temizlerken ‘bu kareye ait değilim ben, başka bir şeyler yapıyor olmalıydım’ diyor kadınların iç sesi. Hiç bir şey yapmayan kadın durumuna düşmeme derdinden sinir ola ola temizliyor fayansı temizleyen de. Hatta çocuklarını azalayarak, ruhunda yaralar açarak temizliyor bazen.

Devletimize göre dışarıda çalışmayan kadının hayatı çok mu kolay? Bu kadının göze aldığı hayat takdire değer değil mi? Bu kadının çabaları da övülemez mi? Bu kadın teşvike muhtaç değil mi? Bu kadının hayatını kolaylaştırmak için de adımlar atılamaz mı?!

Mahallelerde anne çocuk kafeler açılamaz mı? Sağlık ocaklarında gebelik doğum emzirme eğitimleri başlayamaz mı? 0-3 yaş arası çocuklara haftanın bazı günleri anneli oyun grupları açılamaz mı?

Yoksa bu kadın zaten doğuruyor zaten çocuk büyütüyor, desteğe gerek yok  diye mi düşünülüyor?

Bakınız şu videonun 11 milyon izlenmesi 2-3-4 yaş çocuklarının ekran karşısında kalışıyla oluşan rakamlar. Çünkü onlar şu anda hayatın içinde ne ile oyalanacakları bilinmeyen küçük insanlar. Komşuya gitse taciz korkusu var.  Misafirliğe gitse orayı burayı karıştırır annenin iki dakika oturmasına izin vermez korkusu var. Evde serbest kalsa anne çocuğun yemesi uykusu peşinde gezmesi derken elini yemek yapmaya dahi atamaz, üstelik de akşam baba gelince anne yine hiç bir şey yapmamış durumuna düşer kaygısı var. Bu minicik çocuklar ekrana kilitli.

Çünkü çocuğun ve annenin nefes alabileceği bir dış dünya yok. Evlerde kilitli insanlar. Çocuklar ekrana, anneler yapılması gerekenlere kilitli. Şu anda evlerinde yardımcı olan insanların işleri bile o kadar zor o kadar çetin ki.. Bir de 2-3 çocukla hiç bir yardım almadan hayata devam etmeye çalışan annelere cesaret ödülü verilse yeri.

Ama görünüşe göre devletimiz böyle düşünmüyor. Aşağıdaki tweette anlatılan çelişkiyi temsil etmeye devam ediyor ne yazık ki.