ANNELİK İÇ DÜNYA KADIN

Anlamak

Son yıllarda gençlerle ilgili çok duyduğumuz yorumlar:

  • Hazır imkanlara kondukları, yokluk nedir bilmedikleri.
  • Kendilerinden başka kimseyi düşünmedikleri.
  • Hiç birşeyi ciddiye almadıkları.
  • Haz düşkünü oldukları.
  • Kendilerini sunma meraklısı oldukları. Vs vs.

Tüm bu yorumların görünenin arkasına bakamadığımız için oluştuğunu düşünüyorum.

Sadece 18-25 yaş gençliği değil, henüz orta yaş sınıfına girmeyen 25 yaş üzeri insanlar için de aynı olumsuz yorumlar yapılıyor. Ki benim yakın ilişkide olduğum çoğu kişi bu yaş aralığında, yani seksen sonrası nesil.

Bu kuşağın en önemli özelliği hayattan memnun olmamaları ve şikayet etmeleri gibi görülüyor..

Bana göre en önemli özellikleri o değil. Hayatın içindeki acizliklerini çok derinden hissetmeleri. Kendi kendilerini kandıramamaları.

Hani hiç bir maddi imkanla üstesinden gelinemeyecek, çok ileri çok derin bir zavallılık durumu var ya insanoğlunun. Bu durumu daha direkt yaşıyorlar.

Çevremde görünür bir sorunu olmayan nice insan var ki ruh sağlıkları sallantıda. Onların halini garipseyenlerin yorumlarıysa genelde ‘Bu kadar bunalıma neden olan nedir bir türlü anlamıyorum’ şeklinde.

Böyle yorumlarla karşılaştığımda Üstad Said Nursi’nin neredeyse bir asır önce kaleme aldığı satırları hatırlıyorum:

İnsan fıtraten gayet zayıftır. Halbuki her şey ona ilişir, onu müteessir ve müteellim eder.

Hem gayet âcizdir. Halbuki belâları ve düşmanları pek çoktur.

Hem gayet fakirdir. Halbuki ihtiyâcâtı pek ziyadedir.

Hem tembel ve iktidarsızdır. Halbuki hayatın tekâlifi gayet ağırdır.

Hem insaniyet onu kâinatla alâkadar etmiştir. Halbuki sevdiği, ünsiyet ettiği şeylerin zevâl ve firakı, mütemadiyen onu incitiyor.

Hem akıl ona yüksek maksatlar ve bâki meyveler gösteriyor. Halbuki eli kısa, ömrü kısa, iktidarı kısa, sabrı kısadır.

İnsanı nasıl da güzel anlıyor değil mi?

İnsan şunları şunları elde ederse, hayatı biraz düzene girer şeklinde bir gerçek yok aslında. Tersine insanın elde ettiklerinden bağımsız olarak, hiç yakasından düşmeyecek bir acizliği, zayıflığı ve güçsüzlüğü var..

Görünenin arkasında fark etmemiz gereken gerçek işte bu gibi geliyor bana. Acizliğini ve zayıflığını hissetmekle uğraşıyor herkes. Kendilerindeki bu durumla meşguller. Kimisi buna postmodernlik diyor kimisi bireyselleşme. Bana sorarsanız kendini tanımaya dönüş var.

Bazılarıysa bu durumu yanlışlık gibi, ahlakî bozulma gibi okuyor.

Etraftan söylenenler başlıyor. Birileri saçını süpürge ettiğinden dem vuruyor. Bir diğeri ne istedin de elde edemedin diyor. Diyor da diyor.

Akıl ona yüksek maksatlar gösterdi onu elde edemedi. O da anne oldu mesela. Çocuğunun sadece midesini değil gönlünü de doyuran bir anne olmak istedi. Yığınla kitap okudu. Ama bunu nasıl yapacağını bilemedi. Hayal kırıklığı yaşadı. Baktı ki eli kısa gücü yetmedi.

Hayatın yükü ağır geldi. Hayır sandığınız yük değil, fiziksel değil duygusal yükü ağır geldi. Baktı ki kendi hayatına dair iktidarı gayet az. Hadi bugünü de atlatalım güdüsüyle sorumluluk alamadı eskiler gibi. Bu hedef onu motive etmedi. Kalkamadı altından. Daha derin anlamlar aradı yaptıklarında. Bulamadı.

Ama hep mutlu görüntü vermesi beklendi. Baskı altında kaldı.

Mutlu olamadığı halde mutlu görüntü vermesi beklendikçe ne yaptı? Hissettiklerini unutmaya verdi kendini. Kafa dağıtmaya verdi. Haz almak bir kaçıştı. Kendini gösterip öne çıkmaksa bir teselli gibi görünüyordu.

Halbuki bu insanları yok saymaya itmeden önce yapabileceğimiz başka bir şey daha vardı. Anlamak.

Geçenlerde tespitlerine genelde katıldığım bir psikolog hanımdan bizzat dinledim, kendisi eski kuşak olduğu halde gençleri gayet iyi anlıyor ve diyordu ki;

Herşeyi tıkırında gibi görünüp de depresyona giren insan buldum mu sarılıyorum ona. O kendini kandırmamış çünkü. Ruhu sığmıyor hala bir yere. Üzülebiliyor. Yakında üzülen insan bulamayacağız, herkes üzülmüyormuş gibi yapmayı marifet sanıyor çünkü.

Bu zamanın putu buydu galiba. Gerçekten mutlu olmak değil, mutluymuş gibi yapmak.

Onu dinlerken yine Üstad Said Nursi’nin şu cümlelerini hatırladım:

Acaba, hem ruhunda, hem vicdanında, hem aklında, hem kalbinde dehşetli musibetlerle musibetzede olmuş ve azaba düşmüş bir adamın, cismiyle zâhirî bir surette, aldatıcı bir ziynet ve servet içinde bulunmasıyla saadeti mümkün olabilir mi? Ona mesut denilebilir mi?

Devamında ise tam da en ufak bir hayalkırıklığında yıkılan günümüz insanının tanımı var:

Âyâ, görmüyor musun ki, bir adamın cüz’î bir emirden meyus olması ve vehmî bir emelden ümidi kesilmesi ve ehemmiyetsiz bir işten inkisar-ı hayale uğraması sebebiyle, tatlı hayaller ona acılaşıyor, şirin vaziyetler onu tazip ediyor, dünya ona dar geliyor, zindan oluyor.

Bu paragraf beni öyle derinden vuruyor ki anlatamam. Gözlerim dolmadan telaffuz edemiyorum.

Zaten insan duygularına olan hürmetinden ve insanı böyle ince anlayışından dolayı kendimce Said Nursi’ye ‘insanı anlayan adam’ diyorum.

Hayatın içindeki rolümüz ne olursa olsun, ister eş ister anne ister baba.. Anlamaktan başka hayatlara şifa olan ne var ki..

Benim hayatımda, anlaşılmanın nasıl iyi geldiğini deneyimlediğim çok önemli bir gün oldu.

Çocuklarla ilgili hayal ettiğim sonuçları elde edememekten çok ümitsiz hale düşüp yatağa düşmüştüm. O gün eşim beni teselli etmek için yanıma geldiğinde söyledikleri çok ilginçti.

Bana nasihat etmemişti. Kalk böyle yapma bilmemne türünden laflar da etmemişti. Şunu deneriz bunu deneriz hallederiz merak etme gibi laflar da etmemişti. Karşıma yüzlerce sebeple çıkmamıştı. Ben zaten milyonlarca kez denemekten yorulmuştum.

Eşim bana insanın acizliğinden söz etmişti. Anlamıştı. İnsan böyledir işte demişti. Ne elde ederse etsin, kendisine musallat olanlar bitmeyecekti. Elde etmek istediği mutluluk anları azalmayacak, ama elde ettikleri çok az olacaktı. İnsanın gücü ise hep az olacaktı.

Ve çok daha başka birşeyden de söz etmişti. Aslında insanın yaşadığı bu acizliğin çok anlamlı olduğundan…

İşte o gün benim hayatımın günü oldu. Sadece anlaşılmanın değil anlamanın da güzelliğinin başladığı bir gündü. Yaşadığım olumsuz duyguları çok farklı yorumlamaya başladım.

Bu yorumlamalar esnasındaki duygu ve düşünce yolculuklarımı da bir bir yazdım.

Arama ve bulma öykülerimi, hangi iç bunalımlardan sonra hangi gün ışıklarına nasıl kavuştuğumu, bir kitapta topladım.. İsmi Hem Anneyim Hem İnsan oldu.

İnşallah Kasım’da çıkacak. Mayıs ayında çıkacaktı ama mümkün olmadı.

Heyecanlıyım.

Acaba yapmacık mutluluk elbisesinin üzerimize uymadığını çok hissedenler varsa benim gibi, kitap onlarla bir dertleşme ve dermanlaşma olabilecek mi?

En çok hissedilen duygunun hayatın şartları tarafından köşeye sıkıştırılmak olduğu şu yüzyılda, özgürleşmek için dünyaya geldiğimize dair bir fikir olabilecek mi?

Kurallardan, olması gerekenlerden, bizden beklenenlerden, yapmacıklıktan arınmış bir mutluluğun tanımını birlikte yapabilecek miyiz?

İnsan olmanın hazzını hissedebilecek miyiz?

Merak doluyum.

 

Bunlar da hoşunuza gidebilir...