EĞİTİM OKUL

Bu dünyada ne yapıyoruz?

(Önceki yazıda kaldığımız yerden devam ediyoruz.)

– Bir zamanlar, halkını çok seven ve her konuda, her sanatta çok yetenekli ve maharetli bir padişah varmış.

Servetçe de inanılmaz zengin biriymiş.

Ve bütün fenleri, bilimleri de ileri derece biliyormuş. Yani hem harika bir hattat, ebru sanaçısı, aynı zamanda heykeltraş, diğer yandan hem matematikçi, hem biyolog, hem kuyumcu ve mücevherci.

Saymakla bitiremeyeceğimiz bütün bu sanatlarını gösterecek eser ortaya çıkaracak zenginliği de varmış.

– Nasıl yani anne hem bilim adamı hem ressam mıymış?

– Evet aynen öyle. Elinden gelmeyen bir sanat, bilmediği bir ilim yokmuş.

– Vay be!

– Böyle çok sanatı bilgisi olan biri ne yapmak ister?

– Ne yapmak ister?

– Elbette sanatını eserinde görmek ister. Eser ortaya çıkarmak ister yani.

– Evet doğru. Ben de birşey yapınca bakmayı çok seviyorum, resim mesela.

– Sadece o değil biliyor musunuz çocuklar. İnsan eserini, kendisinden başkalarının da görmesini ister. Onlara göstermek ister.

– Aynen. Beğendin mi diye sorar herkese.

– Evet yaptığımızı gören başka gözler bizi mutlu eder.

İşte o padişah da, hem kendi nazarıyla bakmak hem de başka nazarlara göstermek istemiş.

Sanatının ve bilgisinin güzelliğini, harikalığını ortaya koyacak harika ve çok büyük bir saray inşa etmiş. Büyük bölümlere ayırmış, her bir tarafı o engin ilim ve bilgisiyle özel tasarlamış. İhtimamla döşemiş.

Sarayın tavanını ve içinde en ufak köşesini sanatının en ince dokunuşlarıyla süslemiş. Elbette ki bu sarayı kendisi için yapmamış. Halkı gelip o sanatını görsün incelesin, seyretsin, tenezzüh etsin, hayret etsin mutlu olsun maksadındaymış. Ve o sarayın içinde, halkı için birbirinden muhteşem harika ziyafet sofraları kurdurmuş.

– Müthiş!

– Sonra ne olmuş biliyor musunuz?

– Ne olmuş?

– Bu sarayın nasıl bir yer olduğunu, sarayı yapanın kim olduğunu anlatması için bir yaverini görevlendirmiş.

– Yaver ne demek?

– Devlet büyüklerinin en yakın yardımcısı. Biraz da şöyle düşünelim. Hani tarihî yerlerde gezerken rehber olur ya, gezdiğimiz yer anlatır bize, tanıtır.  O anlatmasa boş boş bakacağımız şeylere, o anlatınca ne olduğunu bilerek bakarız. Onun gibi birisi.

– Evet.

– İşte bu yardımcı, davetlilere tüm incelikleri ve değişik sanatları gösteriyormuş. Ve bu sanatların, onları yapan Sanatkar’ı nasıl tanıttığını anlatıyormuş. Aynı zamanda o sarayı gezmenin ve içinde bulunmanın adabını, kurallarını, yasakları öğretmekle yükümlüymüş. Hani müzelerde olur ya, şuna dokunmayın buna yaklaşmayın gibi kurallar vardır.

– Ha tamam tamam ben şimdi anladım, bu padişahın yardımcısı peygamberimiz değil mi anne?

– Evet ama bir dakika. Sonra o saraya girenlerden bazıları o yaverin sözünü dinlemişler. Sanatlara, düzene herşeyin güzelliğine bakıp sanatkarı tanımaya çalışmışlar.

Diğer bir kısmı ise, sanatlarla ve sarayın manasıyla ilgilenmeyip, sadece ziyafet sofralarındaki lezzetli şeylerle midelerini doldurmaya bakmışlar. O yaverin sözünü dinlememişler. Canları neye isterse dokunmuşlar. Ve içilmeyen fakat başka şeyler için hazırlanmış olan iksirlerden içip kendilerinden geçmişler, bağırıp çağırmışlar ve diğerlerini de rahatsız etmişler.

– Padişah da onlara kızmış mı?

– Evet, görevliler onları yakalayıp hapse atmışlar. Sarayı padişahın isteklerini ve maksadını anlayarak gezenlerin hali ise, padişahın çok hoşuna gitmiş ve onları daha yüksek has saraylara alıp, sonsuza kadar mükafat ve ikram etmiş.

– Evet işte çocuklar, hikaye bitti. (Hikayenin aslını okumak isteyenlere kaynak)

Siz zaten çözmeye başlamıştınız.

En önemli nokta şu: O yaver olmasa, sarayla ilgili hiçbirşey bilinmez, oranın nasıl gezileceği bilinmezdi, herşey gizli kalırdı değil mi?

– Evet.

– Hatta o yaver olmasaydı sarayın varlığının da bir anlamı kalmazdı değil mi? Çünkü hiç bir şey anlaşılmazdı.

– Evet.

– İşte o yüzden o elçi çok değerli.

Hikayeyi biraz daha çözelim bakalım, kim kimmiş?

O saray içinde yaşadığımız bu alem çocuklar.

Güneş lambası, yıldızlar tavanındaki süsleri, rengarenk çiçekler, ağaçlar yeryüzünün motifleri, dağlar, denizler, ormanlar ve bunların içindeki çeşit sayısı bile tespit edilememiş canlılar binbir sanatın örnekleri, meyve sebzeler ve diğer tüm yiyecekler bizim için hazırlanmış ziyafet sofraları.

O padişahsa, ezel ebed Sultanı olan  Zât-ı Mukaddes, Allah. Güzelliği ve mükemmelliği, sanatında görmek ve göstermek istemesi sırrıyla bu kainatı yaratmış.

Hayatın anlamı da, kafasında ilginç bir akıl, kalbinde çeşit çeşit duygularla donatılmış biz davetlilerin O Sanatkarı ve Yaratıcı’yı eserlerine bakarak tanıması çocuklar. Bunun dışındaki işlerimiz hayatın anlamı olamayacak kadar saçma ve boğucu zaten. Sadece hayatı devam ettirmek için yaptığımız, lazım olan bazı şeyler. Burada O’na isyan etmeyip, muhatabı ve dostu olmaya çalışmamız lazım. Düşmanı olmayı ister miyiz?

– Hayııır.

– Bu sarayda nasıl davranmamızı istiyorsa öyle davranmamız lazım. Etrafımıza daha çok bakıp düşünmemiz, sanatın ve yaratılışın inceliklerine bakmamız lazım. Rabbimizin istediği gibi bir seyirci olmamız lazım. Hayatımızdan beklenen gaye bu.

O büyük elçi, son peygamber olmasaydı biz hiçbirşeyi anlayamazdık çocuklar. Ne hayatın ne ölümün anlamını, ne de başka birşeyin.

Halbuki merak ettiğimiz bir çok şeyi anlamaya ne çok ihtiyacımız var.

Hatta en çok anlamaya ihtiyacımız var şu hayatta.

Bunlar da hoşunuza gidebilir...