Genel

I- Ev işi, Çocuk, Eş Üçgeninde Annenin Duyguları

Sitemiz ziyaretçilerinden Nuran hanımın, “Ev işi, çocuk ve eş üçgeninde, annenin de kendini ihmal etmemesi için çözüm ne?” sorusuyla bitirdiği uzun yazısını indirilebilir bir şekilde siz okuyuculara sunuyorum. Ardından da, Nuran hanımın sorusu üzerine yazılan uzun cevabımın bir kısmını istifadenize sunuyorum. Umarım birilerinin hayatında birşeyler iyi yönde değişir.

Buradan indirebilirsiniz.

CEVABIM:

Nuran hanım,

Yazınızı okurken bir çok satırda kendi yaşadıklarımı tekrar yaşar gibi oldum. Eşlerimize hep şikayet ederiz, ayrıntılı anlatırız ya çocukla yaşadıklarımızı, onların anlamasını bekleriz. Şöyle oldu böyle oldu, tam o sırada şu oldu deriz. Aslında derdimiz şikayet değil, birazcık anlaşılmak istemektir. Eşlerimizse bizi anlayamaz ve aradığımız teselliyi bulamayız. Yazınızı okurken birinin beni anlıyor olduğunu ve benim yaşadıklarımın hemen aynılarını yaşıyor olduğunu düşündüm ve gerçekten bir anlamda teselli buldum. Sizin de benim sizi anlamamla teselli bulmanızı umuyorum. Sizi 2 çocuklu bir anne olarak gayet iyi anlıyorum.

Yazınızın içinde veya sonunda bir anafikir olacak mı diye merak ederek okudum. Sonuçta  ben bittim mi diyecek, ya da şöyle yapalım mı diyecek. Siz önemli bir soruyla bitirmişsiniz. “Ev işi, çocuk ve eş üçgeninde, annenin de kendini ihmal etmemesi için çözüm ne?”

Bu sorunuza cevap verebilmek elbette ki çok zor. İşin o kadar çok parametresi var ki, devede kulak misali insan nereden başlayacağını bilemiyor. Annelerin bu durumuna çare olabilecek aklıma gelen her şeyi yazacağım. Her insanın bunları değerlendirme, kabul etme ve uygulama derecesi elbette ki farklı olacaktır ama ben elimden geldiğince çözümler göstermeye çalışacağım. Diğer annelerin de fikirlerini paylaşmalarını bekliyorum.

Öncelikle acizane, günlüğünüze çocuğunuzla ilgili yazdığınız olumsuz bölümlerin hem size hem de okursa ileride çocuğunuza zarar vereceğini düşünüyorum. İnsanın, ruhunu derinden etkileyen kötü olayları yaşayıp, bir de ayrıntılı tasvir ederek yazması, o sıkıntıların içinde daha çok boğulmasına neden olur, içini karartır. (Affınıza sığınarak söylüyorum bazı bölümleri okurken içim kararmadı diyemem) Oturup böyle bunalım anlarımı yazsam eminim çok depresif ruh haline sahip ve yaşadığı bu zorluklara odaklanması çok daha kolaylaşan biri olurdum.

Çocuğunuzun, onu ne zorluklarla büyüttüğünüzü anlamasını istiyorsunuz belki de ama çocuklar anne baba olmadan bunu inanın anlayamazlar. Hatta anne baba olunca bile, kendi ana babalarının şikayet eden tarzlarına yine hak vermezler. Çocuğunuz yazdıklarınızı okursa kendini zahmet veren, yük olmuş olan, bunlara karşılık hep kendisinden karşılık beklenecek olan suçlu biri gibi algılar..

Başkalarına anlatmak yerine, bırakalım Allah bilsin demek lazım. Çok basit gibi görünen anlarda nasıl daraldığımızı, çektiğimiz sıkıntıları, kocamız da anlayamaz evladımız da. Belki başka anneler anlar ama o da her zaman teselli olmaz. Dünyada nice insan var çok sıkıntılar çekmiş, ama kimse bilmemiş, kimse karşılık vermemiş. Allah her insana çektiği sıkıntının mükafatını bir şekilde verir, kimsenin sıkıntısını unutmaz. İnsanlara çok fazla anlatmayıp, Allah bilsin yeter demek lazım. Ara sıra paylaşırız elbet eşimizle dostumuzla kocamızla, kendimizi sıkmak da gerekmez hiç paylaşmayalım demiyorum, ama dediğim gibi çok fazla bilsinler anlasınlar diye uğraşmadan.

Bu arada, yanlış anlamayın siz çocuğunuzdan bedel isteyeceksiniz, hep sıkıntılarınızı anlatacaksınız demiyorum elbette ama, “Bir kere de güzel şeyler yazmak için elime alayım şu defteri di mi? Olmuyor işte.” demişsiniz ya, çok çok üzüldüm. Çocuk ne kadar sevildiğini, uyurken onu nasıl şefkatle seyrettiğinizi, hayatınıza nasıl neşe ve mutluluk getirdiğini okumalı. Neden bunları yazmaya odaklanmayalım? Bunları yazmak için çok daha fazla sebebimiz var aslında, o sebepler daha büyük aslında.

Çocuklar gün boyu beni çok yorduklarında, dur derim kendime sabret. ( Bağırır çağırırım ama bu sabret kısmı, ümitsizliğe düşmemek için bir uyarı gibidir) Özellikle beni böyle delirttikleri günlerin gecelerinde, uyuduklarında onlara bakarım, yanaklarından öperim uyurlarken. Gün içinde ne kadar kırıp dökseler de ne kadar masum olduklarını, ne kadar büyük nimet olduklarını uzun uzun düşünürüm. Ve bütün gün yaptıklarını bir anda unuturum ister istemez. Böyle düşünen her annenin de unutacağına inanıyorum.

Koşuşturma ve işler güçler yüzünden, bebişlerimizi ne kadar sevdiğimizi yoğun olarak hissedemeyebiliyoruz. Sevdiğimizi hissedeceğimiz zamanları kendimiz bulup çıkarabilir, iyice, yoğun yoğun hissedebilir ve onları yazabiliriz. Sadece biraz gayret.. inanın çok zor değil, sevgiyi hissetmek zor gelmez insana, sevgiyi hissetmek mutlu eder çünkü insanı.

Umarım günlük konusunda bir değişim yaşarsınız diyerek, sorunuza cevap olabilecek şeylerden bahs etmeye başlayalım.

Nuran hanım, annelik, fedakarlık dediğimiz duyguyu hissedemezsek hep verdiğimiz, kendimizi ihmal ettiğimiz bir pozisyon haline dönüşüyor. Yaptığımızın fedakarlık olduğunu hissedemiyor, hep veren ve yıpranan konumuna düşüyoruz.

Her anne fedakardır, fedakarlık yapmakla inanılmaz mutlu olur ama yaptığımız çoğu şeyin fedakarlık olduğunu maalesef 20. yüzyılın öğrettiği yanlış algılar bize unutturmuş. Fedakarlık yaparak, mutlu olarak yapabileceğimiz  o kadar çok şeyi, zoraki yapıyoruz ki, zoraki yaparak yıpranıyoruz tükeniyoruz ki..

Modern hayat, “sen rahat ol, sen mutlu ol, her şey senin için, mutluluğun için” mesajı veriyor. “Sen hayatın boyunca kendi mutluluğun için çalıştın, kendi mutluluğunu hedeflemelisin, şunları bunları yaparak mutlu olamazın” diyor. Ve de, “sen birilerinin mutluluğu için rahatından, uykundan geçebilirsin, bir şeylerden vazgeçmelisin, kendin için hiç birşey beklemeden fazladan yorulman gerekebilir” mesajını vermiyor. Fedakarlık mesajı vermiyor.

Fedakarlık, özellikle annelik konusunda çok bilinen çok bahs edilen ama maalesef çok kaçırılan bir kavram. Fedakarlık yapıyoruz, ama fedakarlık yaptığımızı hissedemiyorsak bir yararı olmuyor.

Bana çok zor gelen bir şeyi, fedakarlıktaki lezzeti düşünerek yaptığımda nasıl değiştiğini yaşadığım şekliyle anlatmak istiyorum burada, konunun da anlaşılması için.

Ailecek çay içerken ben ailenin dişi kuşu, baktım ki hiç oturup çay içemiyorum. Akşam çaylarında bile. Çocuk şekerle oynuyor sakla görmesin, buldu döktü sil, çocuk da çay diye tutturdu bir daha git açık bir çay ayarla, çay döktü çocuk sil, yerleri çekirdek yaptı, gır gır nerede? Her işe razıydım da bir de çay koymaya her defasında mutfağa gitmek çok ağır geliyordu. Dökülsün saçılsın silerim ama, şu çay da yanımda olsa bitince bardaklar elimi atıp koyuversem. (Güya film izliyoruz çay içerken, ben filmlerin yüzde ellisini belki izliyorum gidip gelmekten)

Çayı yanımıza alsak çok büyük tehlike. Çaydanlıktan yanar çocuk, termosa koysak onu da rahat bırakmaz.

Bir ara çok bunaldım, tüm gün yorul akşam oturup çay bile içeme. Ya benim de hakkım değil mi, bu kadar da olur mu, hep böyle mi sürecek gibi düşünceler..

Sonra kendi kendime dedim ki, çaydanlığı getirsem günün birinde mutlaka bir dökülme olayı olacak, o zaman pişman olsam neye yarar. Ben içemiyorum diye çay zamanlarını kaldıracak hiç değiliz. Kendime dedim ki, sen bu duruma alışacaksın, bu durumu kanıksayacak ve hatta seveceksin. Çünkü bunun adı fedakarlık.

Çocuklara zarar gelmesin diye, ortamdaki mutluluk (çay içme mutluluğu) bitmesin dağılmasın diye, sen burada yorulan olacaksın. Bir kere bile oturup doğru dürüst çay içemeyen olacaksın ama bunu niye ve kimin için yaptığını bileceksin. Ve bir şeyler daha güzel olsun diye yaptığın bu FEDAKARLIK seni mutlu edecek.

İçimden bir kötü ses, yok canım olur mu öyle şey, böyle zorba bir uygulama seni yıpratacak bak göreceksin filan dese de, kendi halimi böyle kabul ettikten sonra inanın çok mutlu oldum. Ve bu halime alıştım. Doğru dürüst çay içememek, gün be gün içime oturan, her gün yeni bir yük olup beni üzen bir durum olmaktan çıktı. Zoraki değil isteyerek yapılan bir şey oldu, ne çok koşturuyorum, yıpranıyorum algısı, fedakarlık yapıyorum hissine dönüştü.

Her şey birden değişmez ama, yavaş yavaş bu şuuru kazanmaya çalışmalıyız, çünkü doğru olan bu. Beynimizin bir tarafında sen hizmetçi işleriyle hayatını geçiriyorsun, koşuşturmaktan hiçbirşeye vakit ayıramıyorsun diye bağıran sesin yerini, sen fedakarlık yapıyorsun, kendi adına hiçbir karşılık beklemeden çok büyük şeyler yapıyorsun, sesinin alması lazım. Bencilliğin değil erdemliliğin sesinin duyulması lazım.

Burada yanılgı yaşamayalım, fedakarlık kendi hiç düşünmeden harcamak heba etmek elbette değil. Kendimizi ne zaman nerelerde düşünmek gerekiyor yazının sonraki bölümlerinde ona da değineceğim. Üzerinde durmaya çalıştığım, zaten yaptığımız ve yapageleceğimiz işlerle uğraşırken yaptığımızın fedakarlık olduğunu bilerek, hissederek yapmak.. Fedakarlık olduğunu hissederek pozitif enerjiyle yapmak tılsım gibi gelecek inanın. Çünkü fedakarlığın içinde her zaman büyük bir lezzet vardır. O lezzet algılarımızı, duygularımızı, ruh durumumuzu bir çok şeyi değiştirecek inanın.

Fedakarlık, sadece yorulmak, koşturmak da değil. Kendimizle, toplum içindeki konumumuzla, misyonumuzla  ilgili bazı kabulleri değiştirmek de çok büyük fedakarlık.

Bu  kabuller nelerdir mesela:

Ben çocuklu bir insanım
, elbette evimin dağınık olması normal. Ben çocuğuna vakit ayıran bir anneyim, (bu vakit ayırma illa oynamak, gezmek değil çocuğun yemeğini yedirmek şeklinde  daha çok olacak elbet) elbette başka işlere, yetişemeyeceğim çok normal.

Burası çocuklu bir ev, elbette dolapların içi 6 aydır dağınık olacak, çok normal. ( Bu 6 aydır dağınık olma durumu bizim evden)

Ben bir anneyim, çocukluyum, elbette gittiğim yerlerde çocuksuz insanların ortamda bıraktığı izden daha fazla iz bırakacağım, ama bu çok normal. Piknikte alışveriş merkezinde veya tatilde elbette herkesten farklı olacağım, hem de çok farklı. Önlemimi alırım ama elimden gelmeyen için de yapabileceğim bir şey yok diye düşünüp, yıpranmamaya çalışırım. Çocuksuz evlerin ev sahibi hanımlar çok fazla rahatsız oluyorlarsa, o çocuksuz evlere gitmem, gitsem de az otururum. (Ama genelde çocuklu ev sahibi hanımlar yani anneler anlayışlı oluyorlar)Bundan da gocunmam, normal bir şey olarak görürüm.

Sitede bahs etmiştim, 18 günlük bir yolculuk yaptık, bir arabanın içinde 4 yetişkin, biri 4 yaş biri 18 aylık 2 çocukla. 8 günü Marmara Ege ve Akdeniz’de bazı illeri gezerek geçti. Eğer bu tür kabuller olmasa, molalarda arabadan inme sürem bile çocuklar yüzünden o kadar uzuyordu ki, 1 gün bile dayanamazdık.

Çocuklar arabayı dehşet kirletti, oğlum arabaya çiş yaptı hatta, huysuzluk yaptılar, uyku saatleri inanılmaz saptı, arabada terlediler ettiler, yemeklerini yedirmek ayrı bir işti, kaldığımız yerler ya oteldi ya tanıdık eviydi, elbette ki evdeki rahatımızın 10da biri yoktu, daha bir sürü zorluk vardı. Ama bunları çok fazla kafamıza takmadığımız için tatilimizi yarıda kesmedik ya da gereğinden fazla yıpranmadık. Elbette bunalım anlarımız parlama yıpranma bağırma anlarımız oldu, ara ara patladık söndük. Ama çocuklu ebeveynler için onların yaşanması da normal diye düşündük. Bu da kabullerin en önemlilerinden biri.

8 günden sonra Bursa’da 10 gün kaldık tatil için, çocuklu çocuklu havuza gittim. Aaa 2 küçük çocukla havuza gelmiş şuna da bak bakışlarına sinir olsam da. ( O insanlar bu kabulleri kabul etmeyen, 2 çocuğun varsa gitmeyeceksin havuza mahrum olacaksın bazı şeylerden diye düşünen insanlar) Ve havuzda çocuklar için hep kenarda duran, onlara şirinlik yapan bir anneydim, ama mutluydum. Bone kafasını rahatsız ettiği için takmayan oğlumu çocuk havuzuna sokmayan, kızımın altı bezli olduğu için havuz kaydırağından bile kaydırmayan görevliyle neredeyse kavga edecektim. Kavga etmeme gerek kalmadı, iki çocuğumla her şeyi yapacağım dedim kadının gözünün içine sakince bakarak.. Oğlum kafasını suya sokmadan havuzda durdu, kızımın da bezini çıkarıp kaydırdım. Tabi kayma esnasındaki düşmeleri, viyaklamaları anneyi uğraştıran durumları hiç saymıyoruz. Çıkıştaki duş alma seromonosi de ayrı bir olaydı. Bizim kabinden 2 çocuğun viyak viyak seslerine ve sonra içeriden çıkan havluya sarılmış 2 küçük çocuğa herkes şaşıyordu. Giyinmeye gidene kadar ayrıca kaymalar düşmeler, millet bunların yanağını sıkınca ağlamalar.. Neler neler..

Sonuçta herkes gibi rahat rahat yapmadık bazı şeyleri, zaten yapmamız da beklenemez. Ama insanlara onları bazen şaşırtmak dışında bir rahatsızlık vermeden eğlencemizi yaşadık. Çocukları eşime bırakmak gibi bir ihtimal çok zayıftı, ilk günlerde bir defa bıraktığımda kızım kök söktürmüştü eşime..

Sözün özü, çocuklarla olmuyor, çocuklarla istediğin gibi olmuyor, çocuklarla şöyle olacağına ben bir yere gitmem daha iyi, çocuklarla uğraşmaktan keyif alamam ki düşünceleri hayatımıza hakim olunca acı çekiyorsak, bu düşüncelerimizde bir yanlışlık olduğunu görmeliyiz. Hiç rahat edemeyeceğimiz bir yerse elbette gitmeyiz, illa 2 küçük çocukla sinemeya gideceğiz diye tutturamayız tabi ki, insanlara dikkate alınması gereken bir rahatsızlık vereceğimiz açıktır. Ama çevreye ciddi bir rahatsızlığımız yoksa, kendi keyfimizi neden çocukluyuz diye bozalım, daha da kötüsü bu yüzden çocuğa ömür törpüsü diye bakalım. Çok seviyorum şu sözü, eskiler ne güzel söylemiş: “Bir şey tamamen elde edilemeyince tamamen terk edilmesi caiz değildir.”

Yani istediğim gibi bir keyif yapamayacağım diye, yapacaklarımızı tatilimizi tamamen terk etmeye gerek yok. Yapabildiğimiz kadar, alabildiğimiz kadar. Vazgeçmeyip, olduğu kadar kabulünü içselleştirsek daha mutlu olacağız. Evet kabullerin en büyüğü bu, olduğu kadar.

Burada şöyle bir itiraz beliriyor olabilir kafalarımızda. Tamam kabul edelim, herkes gibi olmayacağız biz anneyiz, çocukluyuz diye düşünelim, restoranda bir masadan kalktığımızda bizim masamız diğerlerine göre daha dağınık batık olacak kabul edelim, onları geçtik. Ama çocuklarla beraberken, dışarıda basit bir yemek yerken bile sürekli ekstradan iş çıkınca pili bitiyor insanın. Bu durumda nasıl bir fedakarlık yapabiliriz ki?

Evet aynen öyle oluyor, insanın pili bitiyor.

Şöyle bir şey hayal edelim desem komik bulur musunuz acaba?

Kendimizde, fiziksel bir enerjiyle değil de, fedakarlık adındaki manevi bir enerjiyle dolu bir pil hayal edelim. Fedakarlık pili diye bir imge oluşturalım zihnimizde.

Çocuklar iş çıkardığında harcanan değil de artan ve kendini yenileyen bir enerjimiz olsun. Her yeni iş çıktığında yeni bir fedakarlık alanı çıkmış olsun, her yeni fedakarlıkta yaptığımız fedakarlık artmış olsun. Yapılan her yeni fedakarlıkla, fedakarlık pilimiz biraz daha dolmuş olsun. Harcanmayan ve sürekli kendi kendini dolduran bir pilimiz olmuş olsun..

Yeni çıkan işlere, ekstra iş değil de ekstra fedakarlık alanı diye bakalım.

Ne dersiniz, bazılarınıza saçma gelmiş olabilir ama beni çok tatmin etti, şimdi bu satırları yazarken aklıma gelen fedakarlık pili imgesi..

Ekstradan yapılan her işle kendini yenileyen ve hiçbir zaman harcanmayan bir enerji.

Keşke bugün kızım kahve paketini buzdolabından alıp mutfaktaki kilimin üstüne boşalttığında o kadar çok kızmasaydım, ve ekstradan iş çıktı diye o kadar çok üzülmeseydim. Hala duruyor kahve orada, temizlemek o kadar zor gelmişti ki..

Fedakarlık pilim için ilk adım olsun yazımı bitirdikten sonra orayı temizlemek.

Fedakarlık dediğimiz erdem hakkında çok kesin olan başka bir şey var ki, ona değinmezsek boşuna konuşmış oluruz, değinelim. Fedakarlık öyle bir şey ki, yapıla yapıla kendini unutturursa gerçekten yapılmış olduğunu ispatlıyor.. Yani gün geliyor fedakarlık yaptığınızın farkında olmadan, düşünmeden yapıyorsunuz. Çocuğuna araba çarpacak olan bir annenin, çocuğu itip arabanın önüne kendini atıvermesi gibi doğal, içten ve lezzet veren bir hal oluyor yapılan her fedakarlık. Üzerinde uzun uzun düşünülerek değil, refleks olarak, olmazsa olmaz hissiyle yapılır hale geliyor.

Yani gün gelecek ne pil gibi imgelere, ne de fedakarlık yapıyorum bak şimdi gibi kendi kendimize söylediğimiz cümlelere gerek kalmayacak inşallah.

O hale gelebilmemiz temennisiyle,

Bir sonraki yazıda devam etmek üzere.

Bunlar da hoşunuza gidebilir...