Genel

4-Çocuğun Bireysellik Süreci Ve Psikolojik Boyutu

Merhabalar,

Dördüncü yazımıza çocuk eğitiminde temel taşlarından olan bir bilgi ile başlayalım:

Sağlıklı bir insanda bu iki gereksinim bir denge içinde karşılanmış olur. Sağlıklı bir ilişkide de kişiler hem kendi, hem de karşısındanin bu gereksinimlerini  karşılamasına izin vermeli, destek olmalıdır. Bu bilgi aslında Gordon öğretisinin felsefesini de içeriyor: Kazan-kazanda  “birey” in haklarına saygı gösterirken “biz”e ulaşılıyor. Bu denge yalnız çocuklarımızla ilişkimizde değil, eşimizle ilişkimizde de gözetmemiz gereken çok önemli bir dengedir.
                                                                         
Hepimiz biliriz, bebeğimizin eli kaşık tutacak kadar olgunlaştığında artık onu beslememiz  zorlaşır, çünkü kendi yemek ister. Kaşığını eline verdiğimizde ağzını bulana kadar mamasının çoğunu yüzüne –gözüne  bulaştırır, bir miktarını da ağzına koymayı başarır. Sözcüklerle olmasa da davranışıyla bize “Ben büyüdüm kendime kendime (Benim oğlum böyle derdi)yiyebilirim” demektedir. Buna izin verdiğimizde biz de ona “Evet sen artık büyüdün, kendi kendine yiyebileceğine güveniyorum, o nedenle kaşığını sana veriyorum” demiş oluyor, en önemlisi de bu davranışımızla  birey olmasına izin vermiş oluyoruz.

Şimdi yavrumuz döke saça mamasını yerken birey olmanın gücünün (farkında olmasa da) keyfini çıkarırken  biz de ondan uzakta neşe içinde yemeğimizi yiyor olsak durum ne olur dersiniz? Evet, huysuzlanır, belki de ağlamaya başlar. Mama sandalyesiyle birlikte ona da masada, yanımızda bir yer versek ondan mutlusu olmaz. Çünkü artık hem bireydir hem de anababasına aittir.

Bu dengeyi nasıl kurabiliriz? Sıfır ile on arasında bir olgunluk ölçeği düşünelim. Çocuk doğduğunda

“sıfır” olgunluktadır ve tümüyle anababasına bağımlıdır. Bu “Ben bilmem sen bilirsin” dönemidir. Gerçekten de ağladığında acıkma ağlaması mı, bezi mi kirlenmiş, yoksa şımarıklık yapıp “Alın artık beni kucağınızaaaa” mı  diyor, biz biliriz. Zaman geçtikçe acıktığını, çamaşırını  ıslattığını, üşüdüğünü  O’ da bilmeye başlıyor. İşte o zaman “ben, ben” diyerek  birey olmaya adım atıyor. Tümüyle bağımlılıktan bağımsızlık dönemine geçmeye, özerk olmaya  başlıyor. Kaba hatlarıyla bir yaş, üç yaş, altı yaş ve (kafiyeli olsun) on altı yaş “ben”in öne çıktığı yaşlardır. Eğer çocuğun “ben” dediği zamanlarda  büyükler de eski alışkanlıklarını sürdürüp “ben”derlerse,  çocuğun bu zıtlık dönemlerini sağlıklı atlatmasına engel , çocukta inatçılık gelişmesine neden olurlar. Çok önemli bir nokta da çocuğun  “sen-ben” çekişmesini yaşayarak öğrenmesi ve olgunlaşmaya adım atamamasıdır. Eğer büyükler çocuğun “hayır/ben” dönemlerinde “biz” diyebilirlerse çocuk olgunlaşarak dayanışmaya geçip biz bilincine ulaşabilir. Biz bilincinde/kazan kazanda hem çocuk, hem büyük kendini var ve değerli hisseder. Zaten bu duygu nedeniyle çatışmalarda ortak bir nokta bulunur. 
                                                      
Üç yaşındaki minik kızınız “ben” döneminde, buz gibi havada fırfırlı yazlık elbisesini giyip sokağa çıkmak istiyor. Bu durumda genellikle yapılan “Soğuk havada o elbisenle seni gezmeye götüremem, hastalanırsın” diye mantıklı düşüncelerle isteğinin neden olamayacağını  açıklamaktır.  Bu yöntem çoğu kişi tarafından güvenle önerilir. Oysa Gordon’un “iletişim engelleri” konusunda göreceğimiz gibi sorun varken önerilen mantıklı düşünceler, yaşatacağı olumsuz duygular nedeniyle iletişime engel olur ve bu duygular içinde olan çocuk diretmeye devam ederek  sen-ben çekişmesini tırmandırır. Yapılması gereken: 

a ) Çocuğun isteğini anladığınızı göstermektir. Nasıl? Etkin dinleme ile. “Bu elbiseni çok seviyorsun, arkadaşının da onu görmesini istiyorsun.”  Böylece çocuğa “sen varsın” demiş oluyoruz.   Anlaşıldığını anladıktan sonra;

b)“Ama ben de senin üşüyüp hasta olmanı istemiyorum.” Diyerek ben dili ile “Ben de varım” ı çocuğa anlatırız.

c)“Bakalım seni üşütmeyecek sevdiğin başka giysilerin var mı? Hepsine bakalım.” diyerek   iki tarafa da  uyan bir çözüm arayışında olduğumuzu, etkileşim içinde olduğumuzu  çocuğa gösterebiliriz.

Psikolojinin büyükleri “Çocuğa kendini değerli hissettirin ama kendinizden de ödün vermeyin” derler, ancak bunu nasıl yapacağımızı  söylemezler.  İşte Gordon bunun yollarını  gösteriyor bize.

Gordon da aşağı yukarı aynı şeyleri başka bir deyişle anlatıyor. Benim eklerimle:


                                
Çocuk doğduğunda tümüyle bağımlıdır. Gereksinim duyduğu her şeyi ona anababası sağlar.  Neye gereksinimi vardır? Mamaya, sevgiye, bakılmaya, temizlenmeye, güven duymaya.. Kimde vardır bunlar, anababada. İşte bu nedenle çocuk küçükken onun gözünde anababasının çok büyük bir psikolojik boyutu vardır. Bu her çocuk için böyledir . Anabanın amele ya da prof. olması bir şeyi değiştirmez. Önemli olan gereksinimlerini karşılamalarıdır. Hele artılar(ödüller) ve eksiler(cezalar) de varsa psikolojik boyutlardaki uçurum kaçınılmaz olur. Çocuk büyüdükçe yürümeye başlayınca, dil gelişimi ile, tuvalet temizliğini edinince yani bedenine hakim oldukça minik minik kendi artılarını almaya başlar. Bu artılar kendi gözünde kendi psikolojik boyutunu büyültmeye başlar. Okulda bilgiler öğrenince, özellikle lise çağında bedensel ve zihinsel gelişmesinin verdiği güven duygusu, edindiği beceriler vs. nedenleri ile psikolojik boyutunu daha da büyültür. Burada dikkat etmemiz gereken anababasının  boyutunu  küçültmüyor, kendi boyutunu büyültüyor. Bazı evlerde çocuk, anababasını bilgi, beceri, yetenek ve fiziksel güç olarak çok geride bıraktığını net olarak görüyor olabilir.

Eğer anababa gencin bu üstünlüklerinin farkında ise ve bunu büyük bir mutlulukla kabul etmişse, ters düştükleri konularda  bilge bir davranışla “Benim bu konudaki görüşüm bu, yine de sen bilirsin” diyerek hem kendini “var” etmiş olur hem de çocuğunu kabul etmiş olur. Böyle bir ilişkide evlât mutlaka anababasının deneyimlerini göz önünde bulunduracaktır. Bu tip ilişkinin yaşandığı evlerde kuşak çatışması olmaz. (Anabanın çok bilgili, güçlü olduğu evlerde de anababa böyle bir biliçte ise durum yine olumlu olacaktır) Yok eğer çocuk üstünlüğünü açık bir biçimde görüyor, buna karşın anababa  “ Ben büyüğüm, bu evde yaşadığın sürece benim dediklerim geçerli olacak,” yaklaşımında ise kuşak çatışması kaçınılmazdır. Ben,  böyle anababalar kendilerini minareden atmaya

mahkumdurlar, derim.

Belki bilirsiniz Selçuklular zamanında Erzurum’daki Çifte Minareli Medrese yapılırken  çini ustası kendini minareden atıp ölüyor. Olay şöyle gelişmiş: Medrese bitmiş, sıra minarelerin çinilerle süslenmesine gelmiş. Minarelere iskeleler kurulmuş. Birinin çinilerini usta, diğerininkini  çırak döşüyormuş. Çıraklar evvel eski ustaların aynı zamanda özel işlerini de görürler. Ustanın bir şeye gereksinimi olduğunda karşı minareye seslenirmiş  “Ahmet  susadım ,bana  su getir; Ahmet çekicim düştü getir…… ” Çırak ustasının yanına her çıkışta onun çinileri nasıl döşediğine dikkat edermiş. Günlerden bir gün Ahmet yine ustasının yanına çıktığında çinilerin işlenişlerini incelerken ne görsün? Ustasının derzleri kendininkinden kötü !  Kendisi çinileri çok daha muntazam aralıklarla döşüyor. Bir müddet sonra usta yine susuyor ve karşı minareye sesleniyor, “Ahmet bana bir maşrapa su getir.” Ahmet ne diyor dersiniz?  Evet, tahmin ettiğiniz gibi  “İn de kendin al!”.  Bunu duyan usta çırağından bu sözü duymayı gururuna yediremiyor ve kendini aşağıya atıyor. Ahmet neden böyle dedi? Çünkü artık o psikolojik boyutunu büyülttü ve kendini ustalık mertebesine yükseltti.

Bizler de çocuklarımız artılarını aldıkça psikolojik boyutlarını büyülteceklerini bilmeliyiz.  Özellikle çatışmalar dönemlerinde onların artılarını gördüğümüzü onlara anlatabilmeliyiz. Etkili iletişim becerileri  nasıl anlatacağımızı bize gösteriyor.
Bebekler acizlikleriyle  bu büyük psikolojik boyutu anababalarına veriyor, ama kendini ve  anababasını değerlendirme çağı olan ergenlikte bu hakka lâyık görüyorsa onlara saygısını sürdürüyor, yoksa verdiği gibi geri de alıyor. Bunu nasıl gösteriyor? İletişimi keserek, hiçbir şeyi onlara danışmayarak, dediklerinin tersini yaparak kendini kabul ettirmeye çalışıyor ve anababayı yok sayıyor.

Kuşak çatışması “Allah emri” değildir.

Minareden atlamamak için çocuklarımızla sıcak bir ilişki kumalıyız. Doğan Hoca “İletişim bir canın başka bir cana dokunmasıdır” der.

Bu bebecik annesini emmeyi bırakmış, dinliyor. Anneciğinin söylediklerinin içeriğinden bir şeyler anlaması olası mı? Tabii ki hayır ama duygusal boyutta çok şey anlıyor: “Sen benim için çok değerlisin, bir tanemsin” Yani varlığının onandığını hissediyor.
                            
Çocuğumuzla kurduğumuz iletişim biçimimizle onu şekillendirdiğimiz gerçektir.

Antik Yunan’da Isparta Şehir Devleti’nde gürbüz doğan bebekler annesine bile gösterilmeden devletçe alınıp bakım evlerine konurmuş. Bu bebeklere çok iyi bakılımış, ama en ufak bir sevgi ve şefkat gösterilmezmiş. Bu bebekler beş yaşına geldiklerinde son derece hırçın, saldırgan davranışlar gösterirlermiş. Bu özellikler belirmeye başlayınca bu çocuklar bakım evlerinden alınıp askeri eğitime geçirilirmiş. Böylece vahşi başarılarıyla  ünlü  Isparta savaşçıları yetiştirilirmiş. İletişimin önemi  İsa’dan önce bile biliniyormuş demek ki..

Peki  çocuklarımızla şimdi nasıl iletişim kurduğumuzun farkında mıyız? Çocuğunuzun ilkokulda okuduğunu varsayıyorum. Bir gün okuldan eve çok mutsuz dönüyor ve size “Artık okula gitmeyeceğim. Okuyup da ne olacak sanki!” diyor. Ona ne söylerdiniz? Lütfen yazınız.    Seminerlerimde bu soruyu sorduğumda  birbirine benzeşik yanıtlar alırım. Ya okursa elde edeceği olanaklar , ya da okumadığında başına neler geleceği anlatılıyor çocuğa. Hatta bir baba şunu söylemişti: “ Bu bizde çok sık tekrarlanan bir durumdur, eskiden dil dökerdim, şimdi buna gerek kalmadı artık. Kırmızı ışıkta durduğumda camları silmek, mendil satmak için arabanın yanına gelen çocukları gösterip ‘okumazsan sonun böyle olur işte’ diyorum, kestirmeden işi hallediyorum” demişti. Yanıtların çoğunun çocuğu bu düşüncesinden caydırmak için kurgulandığı neredeyse kesindir. Enerjimizi çocuğu caydırmak, onu değiştirmek için kullanıyoruz ve bu nedenle de başarısız oluyoruz. Neden böyle yapıyoruz?

Çünkü böyle bir paradigmayla büyütüldük ve bunu öğrendik. Oysa bunu gerçek olmadığını artık biliyoruz. Çocuğun bize göre yanlışı, yanlışı yaptığı anda düzeltilmezse değil, düzeltilirse yerleşiyor. Çocuğumuzun kabul edemediğimiz davranışlarını düzeltmeyecek miyiz? Tabii  düzelteceğiz ama ne zaman ve nasıl? Gordon’dan öğreneceğiz. Yanıtınız, hangi zamana yönelik?

Önümüzdeki minicik çocuğun gelecekteki halini düşünüp onunla şimdi iletişim kurmaya çalışıyoruz. O nedenle de her şey birbirine karışıyor. Sağlıklı bir iletişim şu an şimdi için kurulur.  “Yine aynı şeyi söylüyorsun, bıktım artık okumazsan ne olacağını anlatmaktan!” yanıtında geçmiş, gelecek vardır ama şimdi, şu an yoktur. Gordon sorun kimin, etkin dinleme ve ben dili ile şu an, şimdi nasıl iletişim kurulacağını ve çocuk üzerinde nasıl etkili olunacağını gösteriyor.

İçinde bulunduğumuz çağın adı “Bilgi ve uzay çağı”. Her türlü bilgi bombardımanı  içindeyiz.Teknoloji  an be an değişiyor. Bir bilgisayar ya da telefonun ömrü altı ay bile değil. Hemen yeni bir teknolojik modelle eskisi anında değişiveriyor. Tek değişmeyen  birinci yazımda söylediğim gibi çocuk eğitimi, iletişim. İlk çağlarda da anneler çocuklarına

diyorlardı.  Uzay çağındayız anneler halâ aynı şeyi söylüyor.

Anababalar başka yol bilmedikleri için anababalarından öğrendikleri eğitim sistemini uyguluyorlar. Oysa eğitimde fark yaratan, bu değişmezliği  değiştirecek  bir sistem var elimizde. Artık anababalar çocuğu değiştirmekten vaz geçip kendilerini değiştirerek, şekilde etkilerini azaltarak özde etkilerini çoğaltabilecekler.

Sevgili anneler, değerler konusunu yazı dizisinin sonuna doğru işleyeceğiz. Ama şu anda çocuk eğitiminde adeta bir “düstur” olmasını istediğim bir yönerge için değerlerden bir iki cümle ile söz etmek istiyorum.

İnsanlar iki tür değerler kümesiyle kendilerini var ederler:

1. Yerel değerler. Bunlar kültürden kültüre değişen değerlerdir. Örneğin İst. kültüründe geçerli olan bir değer  Urfa kültüründe değer olarak kabul edilmeyebilir, hatta reddedilebilir. Oysa    
                                                                                        
2. Evrensel değerlerde durum farklıdır. Bu değerler kültürden kültüre değişmezler. Urfa’da neyse Ankara’da da odur. Türkiye’de neyse İsveç’te de odur. Dürüstlük, kişisel bütünlük (Düşündüğümüzle söylediğimizin, söylediğimizle yaptığımızın aynı oluş durumu), hakkaniyet, onura saygı, koşulsuz sevgi vb. gibi.. değerler, İnsanı insan yapan  evrensel değerlerdir. Nice evlilik yerel değerlerin uyuşmazlığı yüzünden yıkılıyor. Oysa bu değerler farklı olabilir, eşler birbirini anlayabilir ve kabul edebilir, yeter ki evrensel değerlerde farlılıklar olmasın ve çocuklar evrensel değerlerle eğitilsin.

Bu üçlüden biri olmazsa diğerleri de var olamıyor. Bu nedenle  önem verdiğimiz her ilişkide, özellikle  yavrularımızın eğitiminde bu üçlü düsturumuz olmalı. Biz bilinci ve evrensel doğrular yaşantımızda var değilse, etkili iletişim becerilerini annelik kimliğimizin ayrılmaz bir parçası yapamayız. Ben büyüğüm, daha doğrusunu ben bilirim düşüncesindeysek nasıl etkin dinleyebiliriz ki, kabul edemediğimiz bir davranış karşısında ilk tepkimiz iletişim engeli kullanmak olur.

Değerli anneler çevrenize baktığınızda insanların çoğunun biz bilincine mi, yoksa sen-ben bilincine mi sahip olduğunu görüyorsunuz?  Bana göre biz bilincine/kazan-kazana sahip insanlar parmakla sayılacak kadar az. Bu neden böyle oluyor? Bizim toplumumuzda neden insanlar küçükken ya da kendini yetersiz hissettiğinde karşısındakine “sen bilirsin” diyor da kendini kuvvetli  hissettiğinde “ben bilirim” diyor? Neden “biz” diyemiyoruz? Bunun nedenini  Eric Berne’nin “Transaksiyonel Analiz”inde buldum. Bir sonraki yazıda bu konuyu işleyeceğiz.

Sevgilerimle..

BİRSEN ÖZKAN

Bu yazı dizisinin:

BİRİNCİ yazısını okumak için buraya TIK,

İKİNCİ  yazısını okumak için buraya TIK,

ÜÇÜNCÜ yazısını okumak için buraya TIK.

(Birsen Özkan yazılarından metin ya da resimlerden alıntı yaparken lütfen yazarın adını belirtiniz. Kaynak göstermeden alıntı yapmak 5846 sayılı fikir ve sanat eserleri yasasına göre suçtur.)

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.