Yaklaşık yedi sekiz ay önce eşim arabayı muayeneye götürmüştü. (2 yılda bir muayene zorunlu malum, yoksa polis ceza yazıyor.) İstanbul Anadolu yakasında araba muayenesi için belirlenmiş yerlerden birine randevu alıp götürdü. Zaten çok fazla seçenek yok bildiğim kadarıyla.
Bu muayenelerde neredeyse bütün günü orada geçiriyor zira randevulu gitmiş olduğu halde yine de epey bekleme oluyor. Arabada çıkan sorunlar bunların tamir edilmesi falan derken yorucu bir süreç oluyor yani. Her gittiğinde de bu muayene alanlarının şehrin çok dışında sanayi bölgesinde, çok kötü yerler olduğunu anlatır durur. Son gidişinde eve geldiğinde yorgun argın dinlenirken:
“O kadar berbat bir yer ki bir kadının sadece muayeneye araba götürmemek için bile evlenmesi gerek bence” dedi 🙂
Hatta muayene sırası bekleyen iki kadının sohbetlerini duymuş. “Biz niye geliyoruz buraya ya erkeklerin gelmesi lazım, bütün gün burada bekliyoruz çok can sıkıcı” filan minvalinde konuşuyorlarmış. Tabi ben de bunları duyunca, araba benim üstüme olmasına rağmen muayeneye eşim götürdüğü için epey bir şükrettim.
Efendim araba muayenesine araba götürmemek için evlenilmesi lazım mesajını aldıysanız (hala şakaların yanına şaka yazmak zorundayız) asıl konuya geçebiliriz. Diyorum ki şu hayatta sadece erkeklerin yapmasını tercih edeceğiniz şeyler vardır, hatta vardır değil çoktur. Çok fazladır. Mesela geçim sağlama zorunluluğu. Her ne kadar kadının ekonomik özgürlüğü son yüzyılın popüler konusu olsa da, dünyanın hiç bir yerinde hiç kimse erkek dururken bir kadını evi geçindiremiyor diye kınamıyor şu an. Ama bir erkek bir özrü olmadan ailesine bakamıyorsa erkekliği, adamlığı vs. sorgulanıyor.
Nereye gelmeye çalışıyorum. Son zamanlarda özellikle de yaşı otuza yaklaşmış ya da geçmiş pek çok bekar genç kadının hayatları dikkatimi çekiyor. Evliliği kötü ya da sorunlu (aslında hangimizinki sorunsuz) insanların yaptıkları olumsuz vaveylalardan da etkilenip evlenmeye korkuyorlar. Yani bu genç kadın bu yaşa geldiğine göre bir mesleği var, kazancı var, hayatını belli ölçüde düzene oturtmuş oluyor genelde. Haklı olarak kurulu düzenimi bu aday için bozmaya değer mi diye bir korku içinde oluyor.
Biraz pat diye olacak ama aslında tüm bu acabaların, hayatı “ne” olarak gördüğümüzle çok ilgili olduğunu düşünüyorum. Gençliğin ilk zamanlarını geride bırakmış herkes, hayatın bir kemalat yolculuğu olduğunu sezinlemeye başlıyor aslında. Yani ister evli olun ister bekar, hayatta hep bir değişim hep bir zorlantı hep bir mücadele var. Bekar da kalsan Allah seni, çeşit çeşit durumların içine atıyor, çalkalıyor, deverana sokuyor. Kurulu düzenin hep kurulu düzen olarak kalmıyor. Ya da gün sonunda bir bakıyorsun, “bir kurulu düzenin sana vermesini beklediğin şeyleri” vermiyor.
Tüm bunları yaşamandaki amaç acı çekmen, aşağılanman, konforsuz kalman da değil, makbul bir kalp ve ruha sahip bir insan olmaya yönlendirilmen. Bu hikayeyi ya da seyr-ü süluku da diyebiliriz, ister bekar ol ister evli yaşayacaksın. Fark görünüşte olacak.
Evlilikle gelen zorluklar da, bekar kalırsan başına gelecek zorluklar da aslında senden iyi bir sen çıkarmak için. Yani ne mutlu ki hayat temelde böyle bir şey. Böyle bir rububiyet olmasaydı, çektiğimiz acılar bize hiçbirşey vermemiş olur, ne dünyaya ne ahirete bir faydası olmamış olurdu. Herşey sadece bizden birşeyleri almış götürmüş, budamış yok etmiş olurdu. Düşünmesi bile korkunç…
Mehmet Akif’in İstiklal marşına ‘Korkma’ hitabıyla başlaması bana çok muazzam gelir.
Aslında özgürlüğün tanımını, hayatın anlamını netleştirmeden yapamayız. İstiklal marşı tam da bunu anlatıyor gibi gelir hep.
Vatanı anlatan şu mısra aslında insanoğlunun tek başına halindeki hikayesini de anlatır gibi gelir:
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım,
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım.
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım,
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.
Buradaki hürriyet sadece görünüşte değil, derinlerde yaşanan bir hürriyet. İşgal altındayken bile bu işgalin seni gerçekten hür yapmak için geldiğini bilme hürriyeti. Bu hürriyeti tadan insan şunu anlıyor, zincir sandığım şeyler aslında zincir değil. Benim onları zincir zannetmem zincir.
Demek istiyorum ki sevgili genç arkadaşım, sen evli de olsan bekar da olsan zincir olmayan şeyleri zincir zannedersen çok da birşey değişmeyecek. Ne evlilik sana iyi gelecek ne de bekarlık.
Aslında evlilikte para kazanmak zorunda olmamak veya daha milyonlarca şeyi yapmak zorunda olmamak konforu var. Ama biz hayatı bir kemalat yolculuğu değil, konforda level atlama yolculuğu olarak görüyorsak kâr zarar hesabında aldanıyoruz. Evlilikle gelen konforları evlilikle gelen sorumluluklara kıyaslayınca işgal edildiğimizi bile zannedebiliyoruz.
Mesele evlenmek ya da evlenmemek değil. Dost acı söyler üzgünüm böyle.
Mesele hayatı “ne” olarak gördüğümüz.
