Süslemek aslında belli bir temizlik ve düzenin, belli bir güzelliğin olduğu yere yapılan birşey. Yani örneğin bir yemek veya bir oda zaten güzeldir, bir de onu süsleyip biraz daha güzelleştirmek isteriz. Kadınlar güzeldir, süslenmeyi severler mesela ama erkekler öyle mi 🙂 O yüzden süslenmeyi sevmiyorlar. Şaka. (Şaka yazmayınca şaka olduğunu anlamayanlar oluyor.)
Özetle zaten iyi durumda olmayan bir yeri süslemeyiz arkadaşlar önce bir adam etmeye çalışırız. Önce iç dünyamızı adam etmemiz lazım sonra süsleriz falan gibi hiç bir işe yaramayan türden bir çıkarım yapmayacağım.
45 yaşına merdiven dayamış bir ruh ve bedenle devam ediyorken bu hayata, hiç iç dünyamı adam ettim dediğim bir yer olmadı. Olur mu bilmiyorum. Her Ramazanım işte öyle, işte böyle geçti. Çok fazla birşey yapmadan, bildiğiniz gibi. Ramazan’da her gün belli başlı ibadetleri, özellikle Kuran’la meşgul olmayı rutin haline getirenlere gıpta ile bakıyorum. Evet ben de cüz okuyorum az miktar çok şükür elhamdüllillah bunu yapmaya gözüm şuurum var diye şükrediyorum da.
Ama, artık, yani yaşlanmanın da getirdiği etkiyle, irademizi sadece nicel değil, bir o kadar nitel kullanmamız gerektiği konusunda bazı tefekkürlerim var. Yani bir günde şu kadar sayfa, bu kadar ibadet gibi sayıca fazla olan şeylere kullandığımız kadar (bakın buna kullanmayın demiyorum), onların anlamının da içimizden geçmesine izin vermekten söz ediyorum.
Efendim mesela oruç tutarken bir açlık bir güçsüzlük geliyor ya hani. Hah işte o an tam irademizi nitel kullanabileceğimiz an. Allahım çok bitik hissediyorum kendimi derkennnnn, aslında Allahın verdiği nimetlerin benim için ne kadar kritik öneme haiz olduğunu iliklerime kadar hissediyorum. Peki normalde, yani oruçlu değilken bu nimetleri O’nun verdiğini düşünmeye uğraşıyor muyum? Eh biraz. Daha çok yemekle ve doymakla uğraştığımız doğrudur.
O açlık anında ise, ulan ben ne sefil bir varlıkmışım, güzel güzel tokluk ve afiyet içinde yaşarken nasıl da “beslendiğimin” farkında bile değilmişim. Beslenmezsem bir hiçmişim diyorsun.
Peki sonra; sonra, sadece beslendiğinin değil, bir başkası tarafından beslendiğinin de farkında varıyorsun. Burada şu örneği vermeden geçemeyeceğim:
Çocuklar her gün kalkar, ev düzenlidir, yemekler yapılmıştır, banyoyu tuvaleti kullanır, yemeklerini yerler. Sonra bir gün evlenince bakarlar ki, her sabah kalkıyorlar, ev düzenli değil yemekler yapılmamış. Şunu anlarlar, evi düzenleyen annemmiş, yemekleri yapan annemmiş bizim evimizde. Meğer evlenince de benim yapmam gerekiyormuş.
Hah işte oruçluyken de aynısı oluyor, bu nimetleri bizim için en minik elementine kadar tasarlayan, planlayan, yaratan ve dünya senaryosunda önümüze koyan “Birisi varmış.” diyorsun.
Yani balığın suda yüzdüğü için suyu tanımaması gibi, içinde yaşadığın gerçekliğin farkında değilmişsin. Oruçla o gerçekliğin farkına varıyorsun. Su olmazsa ben nefes alamıyormuşum diyorsun. Ve beni tutup suyun içine atan bir el varmış diyorsun.
Çok mahçup oluyorsun. Eziliyorsun. Bitiyorsun. Hep içinde yaşadığın hakikat biraz farkına var diye alınınca anca farkına varan jetonu geç düşen bir bünye olduğun için.
İşte kendimizi akışa bırakmak böyle bir şey gibi geliyor bana. Açlığı bastırmak için dikkati dağıtmak yerine, bu duygularla yüzebilmek. Bu duygularla tekrar tekrar yelken açmak, ufka bakmak ve mesafe kat etmek.
İşte efendim iç dünyamızdaki temizlik, tadilat ve de süsleme yolculuğunun bir kesiti böyledir belki. Gördüğünüz gibi temizliğe de tadilata da süslemeye de muktedir olan biz değiliz. Onları yapan var.
Ramazan ayı bence şöyle bir ay; Rabbimiz, Sahibimiz adeta bize diyor ki, “Kendini bana bırakırsan senin iç dünyanı tertemiz yaparım, adam da ederim, hatta tadilat yaparım hem de öyle bir süslerim ki aklın şaşar. Saray gibi olur.”
Bize düşen, bir bakan bir ilgilenen olmazsa, içimizin yıkık, dökük, eski ve hoyrat bir yer olduğunu duyumsamak. O ilginin ve bakımın varlığını fark etmek.
O ilgi ve bakımın varlığı olmazsa kendi varlığımızın olmayacağını çakmak ve çok sevinmek.
Sevinerek kendimizi bir merhametin kucağına bırakır gibi bırakmak….
Masal gibi değil mi, ama masal değil gerçek…
