Bugün semt pazarına uğradım. Bir tezgahta bir şey alırken arka taraftan bir pazarcının sesi duyuldu: “Savaş kapıdaa”
Müşterilerin dikkatini çekmek için ucuz bir satış stratejisi olarak bu cümleyi diline pelesenk etmişti herhal. Yakınımdaki pazarcının duyacağı bir sesle Allah korusun dedim. Allah korusun. Allah korusun. Beş altı defa.
Görünüşteki siyasi sebepleri ve bahane nev’inden olayları bir tarafa bırakacak olursak, savaşların gerçek sebebinin insanların “hırsı” olduğunu biliyoruz. Yani bir şeyleri paylaşamamak olmasa savaş falan olmaz. Savaş derken elbette tarih boyunca vatan, inanç, onur, savunma gibi hikmet ve değerler gaye edilerek yapılanları kast etmiyorum. Birinci dünya savaşıyla son bulan cephe savaşlarını da…
İkinci dünya savaşıyla dünyamıza giren, savaş olmayan savaşları kast ediyorum. Savaşmayan, eline silah almamış masumların atom bombasıyla buharlaşması savaş değildir. Çocukların toplu olarak parçalanması savaş değildir. Soykırım, katliam ve belki de dilimize girmesi gereken bir sürü yeni kelime var bu konuda. Zira bu kelimeler de artık ifade edemiyor yaşananları.
Yukarıdaki iddiayı bir daha toparlayalım. Paylaşamamak olmasa bu korkunç katliamların, soykırımların sebepleri de ortadan kalkar. Dünyanın kaynakları yetersiz değil çünkü.
Paylaşılamamasının sebebi ise hepimizin bildiği gibi israf.
Çöpe bir yemek attığımda kendi kendime şöyle diyorum; paylaşamadık bu yemekleri. Neden paylaşamadık? Çünkü bu varken başka bir şeylere göz diktik yemek için, bunları unuttuk. Bunlar da bozuldu çürüdü gitti.
“Hayır onları değil, yeni göz diktiklerimizi paylaşamıyor değil miyiz? Kıymetli olan onlar çünkü.” dediniz mi içinizden.
Aslında çöpe attıklarımız da üç gün önce göz diktiklerimizdi. Bugün göz diktiklerimiz de yarının çöpe gidenleri olacak.
Böyle düşündüğümde ortadoğunun petrollerine göz diken Amerika kadar suçlu hissediyorum kendimi. Ama güzel bir suçluluk bu. Neden suçluluk duygusunun her zaman kötü hissettireceği gibi bir paradigmamız var bilmiyorum.
Güzel çünkü bu suçluluk duygusunun durduran bir tarafı var. Göz dikmek ise bir türlü tatmin olamamak gibi birşey. Başka bir şeye göz diktikçe doyacakmışsın gibi bir halüsinasyon görüyorsun adeta, ama elde ettiğinde daha da bitmez oluyor bu döngü. Yok olmak gibi birşey. Sanki bir şey seni sindiriyor gibi.
Kendimce daha farklı denemeler yaptım bu Ramazan israfı azaltmak için. Kızım eve üç tane limonlu kurabiye getirmişti. Kimse yemedi. Bunlar ev yapımı mı diye sordum, bilmiyorum arkadaşım Trabzondan getirmiş dedi. Hee dedim madem o kadar yol gelmişler, bunları bisküvi olarak kullanıp iftariyelik toplar yapayım. O şekilde yendi.
Kalmış pidelerden kaymaklı ekmek kadayıfı yapmak henüz nasip olmadı ama pideden yapılabilecek en güzel şey bu tatlı bence.
Akşamdan kalan az tavuklu pilav yarının iftarında yemek olamayacaksa, sahurda biraz yeşillik biraz rendelenmiş havuç biraz limon ekleyip salataya çevirdim.
Hemen hemen herşeyin üstüne yumurta kırılabilmesini çok seviyorum. Lavaş, ekmek parçaları veya makarnalara biraz da peynir ekleyince börek tadına benziyor.
Birşeyleri atmayıp bitirmeye çalışmaktansa, tazeliğini kaybetmeden ondan başka bir şey yapmak yeni yeni alıştığım birşey, bu yılki Ramazanın inayeti oldu.
Çöpe atmak zorunda kaldığım şeyler oldu tabi Allah affetsin. Ama çok çok az. Gitgide azalıyor. Yoldayız.
Kendi kendime, savaş çıkmasın diye ettiğim fiilî dualardan biri bu gayretler çırpınışlar.
Allahım yaptığım çok küçük biliyorum. Füzelerin bombaların yanında çok küçük. Ama böyle kelebek gibi kanat çırpışımdan başka birşey yok elimde, tsunamiyi engelleyen bir kanat çırpışı olarak kabul eyle. Amin.
