Etrafıma bakıyorum da, insanlar en çok çocuklarından dertli.
Çocuk doğurmak ve büyütmek gitgide daha zor bir hale geliyor.
Daha fazla kaygı, daha fazla iş yükü, daha fazla çözülememiş problem. İnsanları eleştirmek için söylemiyorum. Ben de aynen böyle hisseder bir duruma geldim.
2025 yılı Ekim ayındayız ve Gazze’de 2 yıldır devam eden bir katliam var. Orada yaşayan insanların çocuklarının ölme ihtimali hesaplanmış mıdır bilmiyorum ama oldukça yüksek olsa gerek.
Oradaki insanlar çocuk doğurmaktan bizim gibi korkmuyor. Tersine bazı çocuklarının yüksek ihtimalle öleceğini bilseler bile bu onlarda zannettiğimiz gibi bir kaygı uyandırmıyor.
Alev Alatlı’nın Filistinli bir anneyle olan diyaloğunda aktardığı şöyle bir cümle var:
“Ben 6 tane çocuk doğurmakla yükümlüyüm: İkisini İsrail öldürecek, ikisi eve yemek getirecek, ikisi de okuyup bir yerlere gelecek…”
Burada “Gazzedeki anneler onca acıya rağmen çok sabırlı, bizse şu kadarcık şeyden kaygılanıyoruz” edebiyatı yapmaktan imtina ederim. Ne pür iyiyiz ne pür kötü. Hepimiz Allah’ın kulu olma bakımından izzetli ve şerefliyiz. Nefsimize esir olduğumuz kadar ise dibe batıyoruz. Herkesin durumunu derecesini Allah bilir, gerisi su-i zan.
Ayrıca şunu es geçmeyelim isterim; onlar burada olsalar bizim gibi olabilirlerdi.
Biz onların yerinde olsak onlar gibi metanetli ve kaygısız olurduk belki, bilemeyiz.
Eskiden yedi çocuk annesi olma hayalim vardı. Vazgeçtim. Gazze’de yaşasaydım kolaylıkla yedi çocuk doğurabilirdim sanırım. Hem de bunu yaptığımda bir kadın olarak kendimi gerçekleştirmiş hissedebilirdim oldukça.
Vatanım, milletim, ailem, kendi bekam ve haysiyetim, dünyam ve ahiretim için en lazım şeyi yapmış olurdum.
Ama buradaki kültürde böyle olmuyor. Çocuk doğurmak var olmak anlamına gelmiyor. Dünya ve ahiretim için en lazım şeyi yapmak anlamına gelmiyor.
Bu nedenle niye onların yaptığı bir çok şeyi burada yapamıyoruz sorgulamasından da artık vazgeçtim.
Allah onları orada, bizi burada yaratmış. Onların orada yapması gereken şey oysa, bizim burada yapmamız gereken başka birşey.
Benim burada yaratılmış bir kul olarak üzerime düşen, onlar gibi olamadığım için suçluluk hissetmek olmamalı. Bu da bir şeytan işi. Bu da bir mükemmeliyetçilik tuzağı.
Çanakkale savaşı sırasında İstanbul’daki hayatın nasıl olduğunu anlamamı sağlayan film kesitleri izlediğimde çok şaşırdığımı hatırlıyorum.
İnsanlar az ötede cephede savaşır şehit olurken, şehirde insanlar okuluna işine gidiyordu.
Bense zihnimde herkes akın akın cepheye gidiyor gibi canlandırmıştım. Şehirdekiler de elbette boş durmuyorlardı. Çalışabilenler gündüz çalışıyor, ailelerini beslemeye çalışıyordu. Akşamları cepheye maddi destek için başka şeyler yapıyorlardı. Aydınlar cemiyet kuruyorlar, gizli açık vatanî faaliyetler yürütüyorlardı. Kadınlar kara borsa olmuş gıda malzemesi bulabilirlerse yemek yapıyordu, bir yandan gelecek için sakladıkları altınları yardım cemiyetlerine bağışlıyordu.
Bizim şu anki durumumuzu Çanakkale savaşındaki İstanbulluların haline benzetiyorum. Gazzedekiler cephede, en ön hatta. İşgalcilerin bize ulaşmasını engelliyorlar.
Bir cihetle kendi vatanlarını korurken bir cihetle işgalin bir yaşam biçimi olmasına karşı savaş veren 21. yüzyıl askerleri konumundalar. Direniyorlar.
İşgalin, gaspın, haksızlığın bir yaşam biçimi olamayacağı konusunda dünya, en azından bugünlere kadar, en azından görünüşte fikir birliği içindeydi. Ama şu an o fikir birliğinin güçle sınandığı bir yerdeyiz.
Ve Gazzeliler en ön cephede direniyorlar. Bir hafta önce başlayan ateşkese rağmen yine bombalanıyorlar, yine ölüyorlar.
Dedim ya, benim burada benim üzerime düşen Çanakkale savaşı sırasındaki İstanbulluların yaptığı.
Gazzeliler gibi metanetli olamadığım için üzülerek ya da burada ufak tefek şeylere kaygılandığım için suçluluk hissederek kendimi gerçekleştiremem. Kul olmak bu değil. Kendimi başka kullarla karşılaştırarak yermek değil.
Evet dostlar, biz evimiz, kocamız ve çocuklarımızla ilgili dertliyiz. Dertliyiz yani bir şekilde. Eh biraz da kendimizi hiçbirşeyden tenzih etmemek adına Allahın bir yardımı belki de bu. Şunu bir kenara koyalım ve Allaha sunalım. Bu derde niye sahibiz diye kendimizi kötülemek yerine, bu burada dursun diyelim.
Düşman Çanakkaleyi geçerse, tüm köyleri şehirleri talan edip önce kendilerine oradan da Anadolu’ya ulaşacağını biliyordu şehirdekiler.
Gazze düşerse işgal ve haydutluk bize de ulaşacak. Allahın bize verdiği özgürlüğü elimizden almaya çalışacaklar.
Bu yüzden, boykotsa boykot. Paylaşımsa paylaşım. Eylemse eylem, birlikse birlik.
Bağışsa bağış. Öfkeyse öfke.
Her gün biraz daha.
Ne gerekiyorsa yapmaya ihtiyacımız var.
Biz de böyle böyle var olacağız Allah’ın izniyle.
