Genel

Peki Ya Biz?

Rezidans inşaatında asansör kazası sonucu vefat eden işçilere Allah’tan rahmet diliyorum hepimiz gibi, ve yakınlarına da sabır.

Evet herkes berbat yönetmelik açıklarından, fırsatçı işverenlerden, iş ahlakının yoksunluğundan ondan bundan söz ediyor. Görevi icabı kendisine sorumluluk düşenlerin, bir şeyleri değiştirecek yetkisi olanların daha da çok konuşuması lazım bunları, konuşsunlar.

Peki ya bize düşen nedir? İnşaat sektöründe ne kadar berbat, ne kadar kötüye gidiyor herşey diye sürekli birilerini suçlayıp işin en kolayını yapmak ve kendimize hiç dönüp bakmamak mı?

İnsan hayatını bozuk para gibi harcayan sistemin eleştirisini yaparken, fakirlerin işçi sınıfının bu derece kendi hayatlarını hiçe saymalarına neden olacak kadar paraya muhtaç olmalarında, ya da bir kısım işverenin hiç bir yaptırıma tabi olamayan rantçı ve hortumcu kimliğinin obezite gibi artış göstermesinde bizim hiç mi rolümüz yok diye sorabilir miyiz mesela?

Evet sistem çok kusurlu hatta iğrenç, yöneticiler desen 12 yıldır değil 90 yıldır içinde bulundakları günü kurtama, gerçek sorunları kulak ardı edip göz boyayıcı çıkışlar yapma kimliğinden sıyrılmaları az bir kısmı hariç diğerleri için zor görünüyor.

Suçluluğun en büyük dilimi bunlara ait fakat ya biz, hiç mi o suçluluk dairesinde yerimiz yok? Küçük minik bir dilim olarak bile mi?

Bizim eve yakın bir mesafe sayılabilecek bir yerde rezidans inşaatı var. Libadiye Caddesinde Çamlıca tarafından Soyak Sitelerine giderken sağda, adı da Emaar Square.

Ne zaman yanından geçsek, “işte bunlar fakirden alıp zengine vermenin anıtı” türünden laflar ediyoruz.

O rezidanstan daire alabilecek insanlar arttığına göre, birileri git gide zenginleşiyor demektir.

Hep duyuyoruz ülke kalkınıyor, ülkenin parası artıyor, da artan kısım ihtiyacı olana mı akıyor, yoksa zaten gayet şahane durumda olanlara doğru taşıyor mu?

En çok çalışanlar o fakir kısım iken, mesela rezidans inşaatında mesela maden ocağında ağır şartlarda çalıştıkları halde neden onlar zenginleşmiyor?

Tamam suçun büyük kısmını kapitalizme dönüşmüş olan sisteme atalım. Sistem sermayesi olanı zengin ediyor, alın terinin kıymeti yok diyelim. Parası olan mesleği olan iş kuruyor, veya bir yerde çalışıyor, olmayan kol gücüne bakıyor. İnşaat/amele işi bulabilenin acaba ölür müyüm iş güvenliği var mı şeklinde bir arayışı olamıyor çünkü sistemin zaten mantar gibi gördüğü, zaten çok fazlasınız, biriniz fit olmasa diğeriniz olur şu paraya mantığıyla sömürdüğü kitle haline getirildi işçiler diyelim. Sistem yüzünden.

Peki ya ben sistemin bu adaletsizliğine sonuna kadar iman etmişçesine zor şartlarda çalışan insanlara, onların yaptığı işin ederi bu kadar öyleyse “hak ettikleri de bu” gözüyle mi bakıyorum, yoksa tıpkı bazı İskandinav ülkelerinde olduğu gibi inşaat işçilerinin, otobüs şoforlerinin de çok saygın olduğu ve neredeyse bir mühendisle eşit para kazandığı bir adalet mi hayal ediyorum?

Tv’de işçilerin ölüm haberlerini izleyip, acılı ailelere bakıp ağlamak hiç zor değil ya da birileri ölüverince öfkeyi salıverip günde 10 vakit birilerini suçlamayı dedem de yapar.

O işçilerin sağ olanlarına, yaşayanlarına ne gözle bakıyoruz, siz ondan haber verin. Zor durumda olanlarından haberim olsa yardımım dokunur mu ya da?

Evimize aldığımız temizlikçi kadına “Kadına bak her gün böyle temizliğe gitse (her gün öyle çalışmak kolaydı) asgarî ücretin kaç katını kazanır yahu” diye iç geçirerek verdiği parayı kıskanırcasına “madem o kadar para alıyor iyice bal dök yala yapsın her yeri” şeklinde canını çıkarana kadar çalıştırmak isteyen biz değil miyiz? (Temizlikçi kadın piyasasında talep çok, arz az olduğu için şükür ki bu kadınlar işçiler gibi sömürülemiyor, hiç eyvallahları yok, şöyle olmazsa gelmem diyebiliyorlar)

O kadın zaten temizlikçi statüsünü kabullenerek yüzünü yere sürmüş, orta iyi bir temizlik yapsa yeter diyeceğimize bluzlara, ona buna çar çur ederken hiç düşünmediğimiz paramızı alın terine verirken çok kıymetli gören biz değil miyiz?

Biz neye inanıyorsak onu besleriz sevgili okurlar. Kendimiz de aynı yolun yolcusuysak, bütün suçu sisteme atmayalım lütfen.

Bütün suçu düzene atınca bir de “neme lazımcılık” diye bir şey çıkıyor ortaya. Şöyle kurallar böyle yasalar olmadıkça, düzen değişmedikçe hiçbirşey değişmez diye düşünülüyor; yetkililere şikayet etmek, sokak ortasında gördüğümüz bir absürtlüğe tepki göstermek boşuna gibi geliyor. Aman neme lazım onunla mı uğraşacağım, ben arasam şikayet etsem nolur ki diye düşünülüyor.

İnsanlar çok duyarsızmış, toplum bilinci yokmuş, çevre hassasiyeti bitikmiş, miş de miş. İnsanlar birdenbire değen sihirli değnekle bilinçli hale gelmiyor. Sen sokak ortasında gördüğün bir yanlışa tepki gösterip dikkat çekiyorsun, öteki aa evet bak böyle de yapmak lazım diye düşünüyor, beriki ben de sessiz kalmayayım diyor. Duyarlılık böyle yayılmazsa nasıl yayılacak?

Suçu sadece düzene, yöneticiye, yönetmeliğe atanların söyledikleri kabak tadı vermeye devam etsin, biz kendimize bakalım ve mümkünse onların da kendilerine bakmasına vesile olalım. Toplum değişirse düzen de değişir.

Bu kadar işçinin hayatı hiçe sayılabiliyorsa, alın terine verdiği parayı çok sayan, işçiyi hor gören ve bu sıkıcı konuları düşünmeyip biraz daha hayat standardını yükseltme hedefleriyle meşgul olan, düzeni güya eleştirirken bir yandan destekleyen herkesin bunda payı var.

İnsan hayatını önemsemeyen, tedbiri yarına bırakan bu kadar rantçı doğru dürüst tepki görmeden dilediğini yapabiliyorsa, paralarına para katmayı yegane yaşam ilkesi haline getirebiliyorsa, belki yüzlerce işçiye değil ama kendi çalıştırdığı 1-2 işçiye aynı muameleyi yaparak parasına para katmayı bir yaşam ilkesi olarak benimseyenlerin de aynı gayr-i ahlakîliğe katkısı var. O kötü ahlakın ayıplanmayan birşey haline gelmesine ve yayılmasına yardımcı oluyorlar.

Malesef.

Düşünelim bunları biraz. Maddi şeyleri hep bana hep bana dediğimiz gibi, iğneler ve çuvaldızlar konusunda da biraz kendimize imkan tanıyalım.
………………………………………………

Not: Yazı uzamasın diye değinmedim ama şu uzun binaların manası kötü olduğu gibi oluşturduğu görüntü de çok fena. Oturduğumuz eve 4 sene önce taşındığımızda şu ufukta 1 tane bile uzun bina yoktu, uzak tepeler görünürdü. Şimdiyse durum böyle:

Görünen yer Ataşehir. Biraz daha yakın bakınca daha iyi anlayacaksınız ne demek istediğimi:


Nasıl böyle arsız ve göz açıp kapayana kadar ürüyor bunlar anlamış değilim. Birilerinin dur, ya da en azından “yavaş” demesine ihtiyaç var.

Bunlar da hoşunuza gidebilir...