İÇ DÜNYA KADIN

Yaptıklarımız Değil Niyetlerimiz

Son bir kaç ay içinde yakın olduğumuz bazı kişilerin boşanma sürecine tanık olduk. Dahası yine çok yakınımızda yeni başlayan kopuş süreçleri var, bir kaç yıl sonra kopacağını herkesin rahatlıkla öngörebileceği evlilikler de duyuyor biliyorum.

Bu hikayelerin haberini almak, üzerine konuşmak, bazen müdahil olmak, çocukların durumunu görmek dışarıdan bakan bizim için bile psikolojik olarak çok yorucu ve yıpratıcı.

Evliliklerin bitiş sebepleri, gördüğüm kadarıyla ihmal, düzeltmek için çaba göstermemek, duyarsızlık, evliliği önemsememek gibi tutumlar DEĞİL.

Tersine süreç boyunca çok fedakarlık yapılmış olunuyor, hem de her iki kişi tarafından.

Ancak gelinen noktada herkes travmatik bir şekilde diğerinin yapmadıklarını görüyor. Kimse o ne kadar fedakarlık yaptı diye düşünmüyor.

Fikrimi soracak olursanız, yaptıklarımız ne olursa olsun hikaye niyetlerimizde düğümleniyor. Evlendiğimiz insana ve kendimize kul olarak bakamyışımız nedeniyle tüm çaba boşa gidiyor.

Eşimle yaşadığımız sorunlarda da derine inip düşünebildiğimde hep aynı tabloyla karşılaşıyorum.

Bir kere kendimi kul olarak görebilmem demek, başka bir insanı değiştiremeyeceğimle ilgili bilincimin çok yüksek düzeyde olması demek.

Oysa yapılan fedakarlıklar genellikle, o benim neleri göze aldığımı, nelerden taviz verdiğimi görsün, böylece beni görsün, beni sevsin, benim istediğim gibi biri olmak için o da gayret etsin şeklinde bir niyetle yapılıyor.

Biz bu sorunlu tutumun neresinde sorun olduğunu o kadar öğrenMEmişiz, dahası insanların böyle yola getirileceğine dair seküler öğretiyi o kadar benimsemişiz ki, ee bu gayet ‘tabii’ bir tutum diye düşünebiliyoruz.

Oysa bu beklentinin her köşesi sorun.

Yaptığımızı sırf kendimizi sunmak için yapmamız sorun. Kendimizde hayranolunası bir taraf bulunduğuna dair mesaj iletmek için yapmamız sorun. Karşı tarafın bizi böyle sevebileceğini düşünmek sorun. Bizim kusurlarımızı bu yolla görmeyeceğini ve örtmek isteyeceğini sanmak sorun.

Allah’ın bize fedakarlık yap demediği konularda kendimizi harcayarak kendimizi ezmemizden karşı tarafın çok etkileneceğini sanmak sorun. Sorun da sorun.

Bu beklentinin çok ağır bir cezası var bir de. Karşı taraf ondan bir gıdım sevgiyi zoraki kopartmak için kendinizi paraladığınızı gördüğünde size olan saygısı azalıyor. Ayrıca fedakarlıklarınızı görüp size hayran olmuyor sadece kendini daha fazla baskı altında hissediyor.

Sizdeki hataları değil fevkaladelikleri görmesini istediğinizi anladıkça da intikamını, hatalarınızdan ibaretmişsiniz gibi davranarak alıyor. İntikamı sizden değil, o da aşık olma beklentisininin karşılanmayışından alıyor bir bakıma. Ya da aşık olunma beklentisinin karşılanmayışından.

Bazen de aynılarını siz ona yapıyor oluyorsunuz.

Tüm bunlara kendi duygusal yapımızı tanımayışımızın neden olduğunu düşünüyorum.

Kusurları her geçen gün daha çok ortaya çıkan kendimizi kimseye aşık edebilecek şekilde yaratılmadık. Kusurlarını günden güne daha çok gördüğümüz bir faniye aşık olacak şekilde de yaratılmadık.

Üstelik, herkesin bizim zihnimizin emrine girmesini beklemek gibi bir belaya sekülerlik bataklığında fena halde bulaştık.

Bu durumumuzu tahlil edemezsek, biten her evlilikte ‘yorgun kalpler, kızgın sevilmemiş benlikler, bana bir eşya kadar değer vermedi diyen iç sesler’ eşliğinde tükeniyoruz.

Evlenecek gençlere, itminan verecek bir sevgi ilişkisinin evlenilen kişiyle değil bizi Yaratanla kurulabileceğini anlatan eğitimler düzenlenmesi gerektiğini düşünüyorum.

Dizilere ve hakim sevgi kültürüne bakarak sanıyoruz ki, eşim benim gözümde ışıltısını hiç kaybetmeyen bir tanrı ben onun gözünde bir tanrı olarak kalacağız, birbirimizi böyle kusursuz görüp böyle sevecek ve sevileceğiz. Oysa ‘tanrılar’ birbirini sevmez. Benim dediğim olacak diyen birden fazla kişinin olduğu yerde kaos olur.

Evliliklerdeki durumu görünce Enbiya suresi 22. ayet dilime geliyor: ‘Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka tanrılar bulunsaydı, yer ve gök, (bunların nizamı) kesinlikle bozulup gitmişti.’

Aslında tevhidin görünür dünyadaki varlığından söz ediliyor ayette. Ama aynı kanunu anlam dünyamıza da tatbik edebiliriz.

Hemen sonuç almak, güç yetirmek, söz dinletmek istiyoruz ve bu da bizi kulluk psikolojisinden uzaklaştırıyor. Sonuç alamayınca ise onu da denedim bir işe yaramadı, bunu yaptım hiç bir faydası olmadı gibi cümleler kuruyoruz.

Biz sonuçtan değil çabadan sorumluyuz. Ama sonuç için çabalarsak çaba motivasyonumuz kalmıyor.

Bu yazının tamamında anlatmak istediğim gibi, sadece çabamızdan değil çabamızdaki niyetten sorumluyuz en çok. Çünkü niyet çabamızı kendi rengine ve ruhuna bürüyor, muhatabımıza öyle iletiyor.

Bu durumu gündelik hayatta çok tecrübe ediyorum. Her ikimize de gerçek kimliğimizle bakabildiğimde eşimi içim rahat rahat seviyorum, onu Allah’ın aciz bir kulu ve benim hayat arkadaşım olarak seviyorum. Ona Allah’ın bana olan sevgisinin dünyadaki temsilcisi olarak bakıyorum. Onunla bana gelen güzellikleri ondan bilmiyorum, ben bunların geldiği yeri severim diye düşünüyorum. Ona değil, onu verene kalbimi bağlıyorum.

Ama bana istediğim bitmez tükenmez sevgiyi hep vermiş ve hep verecek Allah’la bağlantım koparsa eşim aynı adam olarak yerinde durduğu halde, onu asla kaldıramayacağı bir kimlikle algılamaya başlıyorum. Herşey birbirine karışıyor.

Fani kişide bulamadığımız ve bulamayacağımız sevgiyi doğru yerde bulmak, o sevginin coşkusuyla kendimizi değerli hissetmek, O’nun dur dediği yerde durup yürü dediği yerde yürüyebilmek… Muhatabımız görmese de sevmese de emrolunduğumuz gibi dosdoğru olmaya çalışmak. Görülme ihtiyacımızı karşılayacak bir görmeyle bize bakıldığını bilmek. Ve böyle değer kazandığımızı hissettikçe kalbimizin ‘hah işte aradığım tatmin olma duygusu buydu’ diyebilmesi.

İşte bu niyetle canlanabilirsek, yaptıklarımız fani dünyanın fani nefisleri için yapılmış olmuyor ve ne çok şey çaba gösterilmeye değer hale geliyor.

Bunlar da hoşunuza gidebilir...