İÇ DÜNYA

Yeni bağlar

Bir hafta kadar önce eşimle kahvaltı sofrasının sonunda yaptığımız muhabbette konu ‘yaşam enerjisi’ dediğimiz muamma kavrama geldi. Çevremdeki çoğu insan kırk yaş bocalaması yaşadığı ve ciddi bir yaşam enerjisi dertleri olduğu için üzerinde çok düşündüğüm bir konu bugünlerde.

Aslında konuşmamız ölümle başlamıştı, çünkü eşim yakını olmayan ama çocukluğuna dair önemli bir kişinin vefatını öğrenmişti.

‘İnsanın en büyük meselesi ölüm’ demişti haberi aldığında. Ölümü hissetmeye başladığımızda bu dünyadaki yaşamla bağlarımızın kopmaya başladığına, çünkü nesnelerin, işlerin, olayların anlamsızlaştığına değindi.

Böyle anlarda insanın yaşam enerjisinin azaldığını söyledi.

Bana göre ise hiç öyle değildi. Ölümü düşündüğümüzde azalanın, yaşam enerjisinin kendisi değil yaşam enerjisi sandığımız şey olduğuna dair bir kanım vardı uzun süredir.

Hayatın bugünkü haliyle, aynen böyle devam edeceğine dair duygusal beklentiydi yaşam enerjisi sandığımız. Bu beklenti bizi biraz ayakta tutuyordu ancak öyle olmadığını anladığımızda büyük bir sille yiyorduk. İşte o zor sille anı, bitip tükenme anı olmayabilirdi. Bizi ayakta tutma özelliği olan başka bir yaşam enerjisine yelken açabilirdik.

Eşime zaten bildiği bu düşüncelerimden söz ettim:

‘İşte o kopuş anından sonra derin ve hakiki bir yaşam enerjisi bulabiliriz.’ dedim.

‘Yaşamla başka ve yeni bir bağ kurarız, yaşamı devam ettirmek üzere olmaz o bağ. Çünkü devam etmeyip bir yerde pat diye biteceğini hisseden insan artık salt devam ettirmeye yönelik bir anlamla ayakta kalamaz.

Hatta kendisinde ya da diğerlerindeki dünyevi bir ‘önem’e de bağlanamaz çünkü onların da daha hayat bitmeden kendisini hayal kırıklığına uğratacağını hissetmiş olur. Böylece kendisinde başka bir önem bulabilir.

Ayna olmak çok sıradışı bir önemdir mesela insan için. O’nun yaratıcılığını seyredişimiz o tükenme korkusunu yaşamayacağımız bir his verir bize mesela. Bugünde ve şu anda tükenmemize engel olan yegane his olabilir bu…

O seyirleri yapmak için yaşadığımıza dair yeni bir bilince kanat açabilirsek, herşeyle eskisinden daha güçlü bir bağ kurabiliriz.’

Herşeyin ama herşeyin çok boş gelmesi, çok anlamsız gelmesi halini çok sık yaşadığım ve hep böyle bağ kurarak ayağa kalkabildiğim için çok açık ifade ettiğimi düşünmüştüm.

Eşimse bana ‘hm demek öyle diyorsun’ dedi.

‘Ne? Diyorsun ne demek?’ dedim.

Sen hissediyor olabilirsin ama ben hissetmiyorum, bana göre sadece diyorsun. Söylediklerine katılıyorum ama hislerimle katılıyor muyum? Yeni bir bağ kurmak, daha yüksek bir yaşam enerjisini bu kadar yoğun ve keskin hissetmek için benim duygu dünyamda, iç alemimde çok şeyin değişmesi lazım.

O böyle söyleyince biraz şaşırdım.

Bana sorarsanız eşim o bağı benden daha çok kurmuş gibi geliyordu. Acaba daha çok hissetmek gerektiğini mi düşünüyordu? Acaba mütavaziliğinden mi böyle söylüyordu, o kadar kolay değil o iş demek mi istiyordu? Ya da bağ kurdum bitti aştım ben o meseleyi der gibi olsun istemiyor muydu?  Elbette öyle kurdum bitti şeklinde bir süreç değildi o, sürekli birşeyler anlamsız gelecekti sürekli o bağı kuracaktık hayat boyu devam eden bir süreçti neticede…

Sorularımda haklı olayım ya da olmayayım, eşimin o esnada dış dünyayla kendisini bağlayan nedenlerin de etkisiyle, birşeyleri öyle yoğun hissetmediğine dair sözlerini de anlamamazlık etmemeliydim.

‘Ben ölümü düşününce yaşam enerjim düşüyor, öyle yeni bir bağ kurarak daha güçlü bir yaşam enerjisi bulma noktasında değilim’ vurgusu yapmıştı..

Sonra ben de ona, aslında onu anladığımı söyledim. Çünkü benzer durumu farklı konularda yaşıyordum.  Bazen insanlar çok büyük bir hakikati anlamış gibi heyecanla konuşuyor, anlatıyor da anlatıyordu, ama bende o hakikati anlamayla ilgili duygular ve ihtiyaçlar yoksa ‘Ayy neden söz ediyor bu insan?’ diye düşünebiliyordum.

Mesela kitabı (Hem Anneyim Hem İnsan) yazarken de, benim tüm yaralarıma neler merhem olabildiyse onları herkes kullansın beklentisiyle yazmıştım. Eski bağlarımın nasıl birer birer koptuğunu anlatmıştım en çok. Ancak o duyguları ve sızıları aynı yoğunlukta hissetmeyenler için yazdıklarım ne ifade edebilir bilemiyorum.

Bir anne okuyucumdan bir mesaj almıştım. İlk okuduğunda çok uzak gelmiş kitap ona, devam edememiş bırakmış. Bir iki hafta sonra ruhen çok sıkışmış olduğu günler yaşadığında tekrar eline almış ve bu sefer ağlayarak okumuş. Her satır ruhuna işliyormuş.

Eşime de söyledim bunları ve işte tam olarak bunu demek istiyorum dedi o da: ‘Bir hakikati kabul edersin, ama onun sende makes bulması, dünyanı değiştirmesi bambaşka bir durum.’

Anlaşmıştık sonunda.

O sırada, İslam dünyası ve bugünkü medeniyet bunalımı da tam olarak bu hissetme durumuyla ilgili galiba diye düşündüm.

Eskiden zannediyordum ki, İslam dünyasında Batı medeniyetinin sunduğu kıymet hükümlerine karşılık üretilememiş. Çok uzun bir süre ortaya akılla tutulur bir düşünce sistemi konulamadığı için bu durumda olduğumuzu sandım. Sonra okudukça gördüm ki nice kalp ve düşünce insanı bu meselelerde zamanın ruhunu da ıskalamayan engin eserler bırakmış, düşüncelerinde çok güçlü bir ele alış varmış meğer. İmrenilecek açılımları varmış.

Ancak toplum olarak o eserlerdeki içeriği hissetmediğimiz, sadece bilgi gibi kabul ettiğimiz sürece, dünyamızı ne kadar değiştirebilirler ki?

Ölümü çok düşününce dünyanın bize boş gelmesi sorunlu bir his değilken, kurtulmamız gereken bir düşünce değilken öyle zannedersek, bu gerçeğe sadece kuru bilgi olarak bakmak istersek, ölüm tahayyülü bizde neyi değiştirebilir ki?

Dünyanın boş olduğunu anlatmak için gelmişti peygamber (ASM). Onu boş görüp hayata nasıl bağlanılacağını da anlatmıştı. Yepyeni bağlar kurdurmuştu.

Lezzetleri acılaştıran ölümü çok zikredin derken de, hayatımız lezzetsiz ve acı geçsin diye öyle söylememişti. Hayatla olan bağımızı, acılaşacak lezzetler üzerinden değil de lezzetini hiç yitirmeyecek imanî hisler üzerinden kurmaya yönlendiriyordu onun sünneti.

Ancak biz kendi gündelik hislerimizi imanın geliştireceği yüksek kabiliyetleri örterek yorumluyorsak, sünnet ne yapsın?

Herşey anlamsız gelince alarma geçip hasta mıyım böyle olmamalıydı diyorsak, iman bize ne verebilir?

Kuran’da bir sürü ayette dünyanın oyalanma olduğu yazıyorken, dünya boş mu geliyor, ayy yaşam enerjim düşmesin şimdi diyerek hemen kendimize bir meşguliyet buluyorsak Kur’an ne yapsın?

Sürekli zayıflayan, kopan, aslında bizi taşıyamayan bağları kurmakta bir iş var sanıyorsak, yeni durumda, boşluğa düşmeden nasıl yeni bir yaşam enerjisi bulunur araştırmıyorsak, İslam ne yapsın?

Ramazan-ı Şerif geldi. İnşallah duygularımız, bağlarımız, yaşam enerjimiz hakkındaki farkındalığımız artar. Çünkü Ramazan da tokluğu yaşam enerjisi olarak hissetme yaşantısından bizi kurtarıp, açken ve fiziksel gücümüz düşükken kuracağımız yeni bağlara, yepyeni güçler bulmaya çağırıyor.

Bunlar da hoşunuza gidebilir...