Genel

9. Kabul Mü Kabulsüzlük Mü İyi?


(Sevgili okurlar, öncelikle bu yazı dizisindeki uzun aralardan dolayı özür diliyorum. Başka uzun yazıları yazmak benim için çok kolayken, bu yazılarda hikayenin içinde bir konu işlemek benim için çok zor oluyor. Yazacağım herşeyin zihnimde hazır olduğu, sadece yazıya dökmenin zamanımı aldığı yazılar gibi olmuyor. Bazen 7-8 kere uykuya daldığım bile oluyor bilgisayar başında, hikayeyi kurgularken düşünmekten. Ama merak etmeyin, bundan sonra Perihan’a biraz daha ümit ve canlılık katarak daha sık devam edeceğim)

Perihan pencerenin önünde ayakta duruyor, denizi ve adaları seyrediyordu. Arkadaşı Gülnihal’in evindeydi. Denizi düşündü, denizin bittiği yere baktı. Denizin bittiği yere bakmak ona sonsuzluğa bakmak gibi geliyordu. Sonsuzluğu düşünmek, ruhuna bir kafesten kurtuluyormuş gibi bir his veriyordu. Ne güzel bir duygu diye düşündü.

En son okuduğu duygularla ilgili yazıdan sonra duygular üzerinde çok düşünür olmuştu. Markette hiç tanımadığı, 2 sn gördüğü insanların bile yüzüne bakarak, ne düşündüklerini anlayabiliyordu. Bu bir sihir gibi gelmişti ona. Önceden insanlara dikkatli bakmaz sade kendi yapması gerekenlere sorumluluklarına kilitlenir, kendi duygularından bahs ederdi herkese. Bugün şunu yaptım, buraya gittim çok yoruldum, öldüm bittim, yarın bunları bunları halletmem gerekiyor filan diye hep kendi yaptıkları ve kendi hisleri olurdu. Dünyanın merkezinde kendim varmış gibi yaşamak oluyormuş aslında bu, diye düşündü.

Şimdi ise yolda annesinin elinden tutmuş yürüyen küçücük bir çocuğun yüzündeki merak duygusu bile dikkatini çekiyordu. Çocuklarına kızıp bağıran bir kadına bakıyordu, aslında çocuklara kızmıyordu kadın, ses tonundan Perihan kadının başka bir derdi olduğunu anlıyordu. Sokakta gördüğü bir işportacının geçim derdini yüzündeki hüzünden okuyordu. Geçip gitmiyordu. Uzun boylu iri yarı, pala bıyıklı bir adamın kafasında taşıdığı minik oğlunun saçlarını çekmesinden sonra, “bak kızıyorum amaa” derken nasıl şakayla karışık çocuğuna sitem ettiğini, siteminde daha çok sevgisini hissettirdiğini görüyordu. Hiç gülecek gibi durmayan devasa bir adamın böyle çocukla çocuk olması, kendisinden beklenmeyen bu duyguyu yaşayabilmesi eskisi kadar garibine gitmiyordu. Her insanın bir “sonsuz duygu ülkesi” olduğunu anlamıştı.

İnsandaki duyguları ne saymakla bitirebilirdin, ne de duyguların dozunu ölçüp “hah işte bu kadar hissediyor bu” diye sınırını tanımlayabilirdin. Duygular sonsuzluk gibiydi, sonsuzluğu andırıyordu.

Perihan denizin bittiği yere bakıp bunları düşünürken, Gülnihal’in görümcesi Fatoş geldi. Daha önce tanışmışlardı. Fatoş kıpır kıpır, dünya tatlısı bir kızdı. Perihan ona baktı, ben hiçbir zaman böyle olamadım diye düşündü. Böyle mütebessim ve mutlu insanları çok severdi.

……………………

Nasılsın iyi misin faslından sonra, Fatoş Perihan’a kaç çocuğu olduğunu sorduğu sırada Perihan konuya girdi.

P: 2 çocuğum var ama ben 100 çocuğum varmış gibi hissediyorum galiba.
F: Hmm, epey bir dertlisin anlaşılan.
P: Evet, çok zorlanıyorum bazen. Gülnihal bahsetmiştir senden bu konuda biraz yardım almak istiyorum.
F: Evet söz etmişti. Yazılar okuyormuşsun galiba EAE ile ilgili.
P: Evet okuyorum ama ilerleme çok yavaş oluyor.
F: Hmm, anlıyorum seni.. Çabuk öğrenmek istiyorsun ama hızlı değişmek biraz zor benden söylemesi.
P: Evet, biliyorum. Ama oyalanmak da istemiyorum. Çünkü her geçen gün sorunlar artıyor, her bir günün geçmesi benim için çok sabır istiyor ve oğlumun yaşı küçük değil. Boşa geçirecek zamanım yokmuş gibi hissediyorum.
F: Doğru haklısın. Oğlun kaç yaşındaydı?
P: 14.
F: Ooo epey büyükmüş, en zorlu dönem.
P: Biliyorum yaşıyorum zor olduğunu her dakika.
F: Tamam, ben elimden geleni yaparım.
P: Aslında benim sormak istediklerim var, yazıları okurken anlamadığım şeyler vardı. Not almıştım hatta, hah işte buldum.
F: Tamam.
P: Mesela.. İnsanların benim duygularımı anlamalarını beklemek kolay, ama ben başkalarının duygularını anlamakta zorlanmayacak mıyım diye bir şey yazmışım. Gerçi ben bu konuyu aştım biraz, zorlanacağımı sanmıyorum, artık sokakta caddede gördüğüm insanların duygularını bile keşf etmeye başladım.
F: Evet, insanların davranışlarını kabul edebilmeyi kolaylaştırdığı için duyguları anlamak önemli. O böyle hissediyor diye düşününce davranışını kabul etmek daha makul oluyor. Tabi birdenbire olmuyor.
P: Neden?
F: Yani yolda giderken bir insanın duygusunu davranışını kabullenmek kolay da, eşinle çocuğunla bir çatışma yaşadığında, onun duygusu senin hoşuna gitmediğinde kabul etmek o kadar kolay değil. Ama işte bunu öğrenmeye çalışıyoruz zaten.
P: Doğru haklısın. Mesela koskoca çocuğun okuldan gelince üstünü saatlerce değiştirmemesine katlanamıyorum, altında yatan duyguya hiç katlanamam herhalde.
F: Evet çok zor oluyor biliyorum ama çocuğu seviyorsan, ilişkini düzeltmek istiyorsan katlanmayı değil gerçekten kabul etmeyi öğrenmek gerekiyor.
P: Sürekli bilgisayar oyunu oynaması. Dersleri zaten kötü, okul sınav filan umurunda değil. Bunları nasıl kabul edebilirim bilmiyorum.
F: Hmmm. Kabul etmeyle ilgili bir şeyler okudun mu?
P: Hayır okumadım henüz, ama sonraki konularda vardı sanki görmüştüm.
F: Biz ilk kabul etme konusunu işlemiştik ve çok rahatlatıcı olmuştu.
P: Nasıl olacak bu kabul?
F: Çocuğun davranışını, aslında çocuğun kendisini kabul ederek. Çocuğun davranışını kabul etmeden kendisini kabul ettiğimizi nasıl gösterebiliriz ki?
P: Ama hoşlanmadığım davranışlarını kabul edecek değilim herhalde.
F: Hayır onları kabul ediyorsun işte esas.

Gülnihal söze karıştı:

G: Ama hani bir laf var ya psikologların çok söylediği. Çocuğa seni seviyorum ama bu davranışını kabul edemiyorum diyeceksin diye.
F: T. Gordon bu lafa safsata diyor.
G: Ama çok duyduğumuz ünlü bir laf bu.
F: Gülnihal ben sana desem ki, Gülnihal seni çok seviyorum ama şu giydiğin kazaktan nefret ediyorum ya da hiç kabul edemiyorum. Ne hissedersin? Kabul edildiğini mi hissedersin?
G: Bilmiyorum biraz karışık. Ama biraz kötü hissettim galiba. Sonuçta kazağı ben beğenmiş ve giymişim. Bunu nasıl beğenirsin nasıl giyersin der gibi, benim şahsıma yapılan bir itham var.
F: Tabi ki kötü hissedersin, iyi hisseden bir insan olamaz zaten. Düşün ki bir de senin giydiğin basit kazağı değil de sürekli yaptığın bir davranışı böyle kabul edemediğimi söylesem..

Perihan’a biraz garip geldi bu, söze karıştı:

P: Ee ne olacak yani, herkesin her yaptığını kabul mu edeceğiz kendini kötü hissetmesin diye.
F: Elbette ki hayır. Davranışını kabul etmek, davranışı onaylıyorsun anlamına gelmiyor. O davranışın varlığını kabul etmiş oluyorsun sadece.
G: Ay filozof gibi konuştun Fatoş. Davranışın varlığını kabul etmek ne?
F: Bak mesela Perihan oğlunun okuldan gelince üstünü çıkarmamasını kabul edememiş. Ama değişen bir şey oluyor mu, Perihan kabul etmiyor diye olay farklılaşıyor mu hayır. Her gün çocuk üstünü saatlerce çıkarmayarak, tekrar ediyor. Yani bu olay, “oluyor” Perihancığım, çocuğun üstünü çıkarmaması diye bir şey var. Kabul etmelisin bunu. Çocuk bunu yapıyor ve yapacak. Çocuğunu seviyorsan bu benim oğlum ve onu bu davranışıyla kabul etmeliyim diyebilmelisin kendine.
P: Elbette seviyorum.
G: Yani hani bazı anneler çocuk bir şey döküp devirince, yapmasaydın dikkat etseydin filan deyip, hala döküldüğünü algılayamamış gibi 5 dk. öncesine dönmek istiyorlar. Onun gibi bir şey mi?
F: O da kabul edememekten kaynaklanan bir tepki. Ama kabul etmemek sadece o değil. Yani Perihancığım çocuk üstünü çıkarmalı noktasında takılı kalma. Çıkarmıyor olduğunu gör.
P: Kabul dediğin bu mu şimdi? Ben bunu kadere benzettim. Olan olmuş der gibi.
F: Kabul dediğim tabi ki bu değil ama ben sadece giriş yaptım. Yani kadere de benzetebilirsin istersen. Olan olmuş demek mi akıllıca, yoksa hala durumu kabul edemeyip olmasaydı, öyle yapsaydı diye hayıflanıp -meli –malı’ lara kancayla asılı kalmak mı akıllıca. Ama işte durumu kabul edebilirsen, iyileşmesi için uğraşabiliyorsun. Bir ömür boyu hala durumu kabul edemeyip, öyle olmamalıydı şöyle olmalıydı şeklindeki isteklerinden dolayı aile faciası yaşayanlar var biliyorsun.

Gülnihal rahatsız oldu biraz:

G: Ay Fatoş acı acı konuşma öyle.
F: Hayır doğruyu söylüyorum. Acımasız mı oldu pardon. Aslında ben içimdeki yardımcı olma isteği ile konuşuyorum.
P: Yok ben yanlış anlamadım, nereye getirmek istediğini seziyorum.
F: Yani buraya kadar anlaştık değil mi, çocuk ne yaparsa yapsın yapmasaydın etmeseydin ya da şunu yapsana, öyle yap, böyle yap bir fayda vermiyor.
P: Ee sonra?
F: Senin örneğinden gidelim. Çocuk üstünü çıkarmak istemiyorsa bunun altında yatan bir sebep, hem de seninle bu kadar inatlaşmasına kendince değecek bir sebep bir duygu var.
P: Bilmiyorum. Gelir gelmez bilgisayar oyununun karşısına geçiyor, 1 sn bile kaybetmeden. Üstünü filan çıkarmak akşam yemeği zamanına kalıyor, hatta yemekten sonra çıkarıyor çoğu kez.
G: Sanki bir şeylerden kaçıyor gibi, 1 sn bile kaybetmeden oyunun başına mı geçiyor?
P: Evet aynen öyle.
F: Bir şey söylesem üzülür müsün Perihan?
P: Anladım ne söyleyeceğini, benimle ilgili ben biliyorum zaten.
F: Yani senin yoğun uyarılarından ikazlarından kaçıyor, duymak istemiyor, bir yandan da üstünü çıkarmayarak kendi varlığını ispatlıyor olabilir mi?
P: Olabilir. Ama ben ne yapacağım onu bilmiyorum.
F: Onu kabul ettiğini göstermen gerekiyor.
P: Nasıl?
F: Bilmiyorum. Hiç sesini çıkarmayarak olabilir. Yani bu konuyla ilgili bir şey söyleme. Görmezden gel. Sessiz kalarak kabul ettiğini göster. Yani onun üstünü çıkarmak istememesini anladığını göster.
P: Ama sesimi çıkarmazsam durum hep aynı kalır.
F: Aa işte bak eğitimde öğrendiğimiz en meşhur laflardan birini söyleme zamanı geldi şimdi?
P: Neymiş o?
F: “Bir çocuk olduğu gibi kabul edilirse, gelişmeden olduğu gibi kalır.” (*)
P: Evet doğrusu bu değil mi işte?
F: Hayır. Bu söylediğim cümle bir mit, yanılgı, öyle değil yani. Çocuğu olduğu gibi kabul edersen değişime istekli oluyor, kabul etmezsen kendini sana kabul ettirene kadar aynı davranışlara devam ediyor.
P: Hmm… Evet aslında bunu bir yerden hatırlıyorum. Önceden de birşeryler okumuştum bununla ilgili. Aslında ben duygularla ilgili şeyler okuduktan sonra, “üstünü değiştirmeyince çok üzülüyorum” gibi bir cümleyle kendi rahatsızlığımı söylemeyi ya da ona “üstünü değiştirmek sana sıkıcı geliyor” deyip, onu anlamaya çalışmayı düşünüyordum.
F: Bilemiyorum ama üstünü değiştirmeyince çok üzülüyorum cümleni bir uyarı gibi anlayabilir. Eğitimde öğrendiğimize göre bir çocuk, kendisinin olduğu gibi kabul edildiğini hissetmeli önce. Yoksa yine onu değiştirmek için söylediğini düşünecektir.
P: Ama ben zaten onu değiştirmek istiyorum.
F: Tamam davranışından hoşlanmıyorsun ama ona söylediğin şeyleri onu değiştirmek amacıyla söylersen bunu anlar ve seni samimi bulmaz. En önemli kural çocuğu değil, kendi yaklaşımımızı değiştirmeye çalışmak.
P: Evet biliyorum, değişimle ilgili bir yazıda bu dediklerini de okumuştum. Çocuğu değiştirmeye çalışmamak bir anne baba için çok zor.
F: İlk başta zor olacak biliyorum, ama meyvelerini görünce daha kolay gelmeye başlayacağına eminim. Çünkü sen kabul ettikçe, çocuk sevildiğini hissedecek ve kabak çiçeği gibi açılacak.
P: Yaa. Nasıl bu kadar emin konuşuyorsun?
F: Bir çok arkadaşım çok yaşadı bunu ergen çocuklarıyla. Tabi her çocuk her şeyi anlatan bir hale gelmiyor neticede her çocuğun karakteri yapısı farklı. Ama eskisine göre çok açılmış oluyorlar. Çünkü kabul edildiğini hissetmek, sevildiğini hissetmektir.(*) Bu da Gordon’un kitabında geçiyordu.
P: Hmm.. Not alıyım, dur.
F: Kitabında var hepsi zaten, ben eğitime gittiğim zaman kitabı da okumuştum, içindeki önemli sözleri de her gün evde tahtama yazardım ezberlemiştim. Çünkü o zaman çocuk küçüktü ve ben çok zorlanıyordum. Onunla nasıl konuşacağımı, onu nasıl dinleyeceğimi hiç bilmiyordum.
P: Neydi, kabul edildiğini hissetmek, sevildiğini hissetmektir.
F: Evet kabulle ilgili bir tane daha var aklımda. “Kabul dili çocukları açar, duygularını ve sorunlarını paylaşmakta onları özgür bırakır.”(*)
P: Perihan heceleyerek yazdı:

Ka-bul di-li ço-cuk-la-rı a-çar, duy-gu-la-rı-nı ve so-run-la-rı-nı pay-laş-mak-ta on-la-rı öz-gür bı-ra-kır.

Belki eve gidene kadar bile olsa aklıma biraz yerleşir de düne göre daha iyi bir gün geçiririm çocuklarımla diye düşünüyordu.

P: Evet yazdım. İçimde hala çok kuşkular var, çocuğun her yaptığına he diyormuşum gibi olur mu diye.
F: Elbette şüpheler olacak, kuşkuların yaşadıkça deneyimledikçe geçebilir ancak. Kendi bulgularınla yani.
P: Evet.
F: Çocuk senin onu kabul ettiğini, yani sevildiğini hissetmediği sürece senin ikazlarına kulak asmak istemeyecektir. Ama ne zaman ki, senin davranışlarının bütününden “kabul ediliyorum” mesajı çıkaracak, ki bu bir süreç istiyor; ondan sonra sen şu durum beni rahatsız ediyor dediğinde ciddiye almaya başlayacak.
P: İnşallah.
F: Yalnız çocuğu kabul etmek başka şey, bunu ona hissettirmek başka şey.(*) Ben de bügün Gordon’dan döktürdüm valla, hala unutmamışım o sözleri. Tabi hayatın içinde çok kullanıyorum ve kullanırken sürekli akılma geliyor hatta o zamanlar tahtaya yazdığım yazılar gözümün önüne geliyor bazen.
G: Evet döktürdün canım, epey filozofmuşsun.
F: Yaa abla, şaka bir yana aslında hayatın çok basit gerçekleri bunlar. Öyle karışık bir şey yok, keşke herkes öğrenebilse.
P: Hmm yazdım, çocuğu kabul etmek başka şey, bunu ona hissettirmek başka şeymiş. Gösterip vermemek gibi bir şey mi?
F: Fatoş kahkaha attı. Ay çok şirinsin Perihan, hiç böyle anlayacağın aklıma gelmemişti.
P: Aslında öyle anlamadım da çağrışım yaptı işte söyleyiverdim.

Gülüştüler.

F: Yani insanın kabulünü nasıl göstereceğini bilememesinden bahs ediyorum aslında.
P: Anlayamadım.
F: Hani yukarıda, oğlunun üstünü çıkarmamasına sessiz kalabilirsin demiştim ya. Mesela bu bir kabul şekli. Sessiz kalmak, tepki göstermemek. Bazen yüz mimikleriyle kabul ettiğini gösterirsin. Tabi en önemlisi konuşarak gösterilir.
P: Hmmm.. Konuşarak gösterilmesi, seni kabul ediyorum diyerek olmuyor herhalde değil mi?
F: Elbette hayır. Konuşurken de iletişim engellerini kullanmamak, çocuğu kabul ettiğimizi gösteren en önemli adım oluyor.
G: İletişim engellerini birkaç yerde okumuştum ben, çocuklar konuşurken yapmaman gereken şeyler yani.
F: Evet aynen öyle. Ve en önemlisi de şu, iletişim engellerini kullanmaya devam edersen çocuğun davranışlarına sessiz kalmak, kabul edildiğini hissettirmez çocuğa. Yani bir yandan kabul ederken bir yandan etmemiş olursun.
P: Hm…
G: Neyse onu da sonra konuşuruz, haydi şimdi masaya gelin bakalım. Biraz da mideleri dolduralım.

……………………..

Gülnihal aralarda mutfağa gidip gelerek yiyecek bir şeyler hazırlamıştı. Hep beraber masaya oturdular.

Perihan oturmadan önce lavaboya ellerini yıkamaya gitti. Mutfağın önünden geçerken Gülnihal elinde üst üste dolu tabaklarla çıktı, zor tutuyor taşıyamıyordu. Perihan “Dur alıyım üsttekilerden biraz, götüremezsin böyle hepsini birden” dedi. Gülnihal yok yok taşırım, şimdi sana verirken dökülme tehlikesi daha fazla, ne biliyim işte bir daha geri dönmiyim diye hepsini birden aldım. Meyveyi de getireyim dedim, başka bir şey yok gelecek” dedi.

O sırada aceleden dirseği kapının kenarına çarptı ve üstteki tabak bir anda elinden kayıverdi. Şangırtt sesiyle, koridorun her tarafına yayıldı tabak parçaları. Perihan çok kötü oldu. Ben sana demedim mi moduna girdi.

“Veriveseydin bana şunları şimdi tabaklarla masadaydık” diyecekti. Ağzını açtı, hatta “Ve…” dedi ama cümlenin devamını getiremedi.

Az önce konuştuklarını hatırladı. Olan olmuştu, şimdi bu durumu kabul etmekle ilgilenmek gerekiyordu.

Ve ortalığı toplamakla.

Ama yine de içinde bir şeyler susmuyordu. Gülnihal’e hala “Verseydin ne olacaktı” diye çıkışmak istiyordu. Ya da “O kadar tabak bir arada taşınır mı?” diyesi geliyordu. Tam bir şey söyleyecek gibi atılıyordu. Yine öyle söylememesi gerektiğini hatırlayıp susuyordu.

3-4 saniye içinde gerçekleşen bu gitgellerin ardından, Fatoş yanlarına geldi. “Ayy tabaklar mı kırıldı. Neyse hemen toplayalım hep beraber” dedi.

Gülnihal elindeki sağlamları masaya bıraktıktan sonra yerden aldığı parçaları toplarken Perihan’a döndü. “Keşke seni dinleseydim” dedi. Perihan artık kendini tutamadı “Dinleseydin tabi ya” dedi.

Fatoş; “Hadi ama bırakın şimdi gamlı gamlı geçmişten konuşmayı. Şimdiye gelin bayanlar, az önce ne filozofluklar yaptım size, boşa mu konuştum yani. Şu an ne yapıyoruz ona bakın yahu yaaa” dedi.

Ve kıkır kıkır gülerek, neşeyle bağırdı:

– “Benim güzel ağabeyimin güzel karısııııı, biz seni tabak kırsan da seviyoruuuuuz.”

Gülnihal kahkaha patlattı: “Ay ya çocuk gibi hissettim kendimi”

Perihan gülümsedi: “Of Fatoş ya, şu kırık tabakların başında bile kahkaha attırıyorsun ya inanamıyorum sana.”

– Noolmuş yani, alt tarafı tabak kırılmış, ama biz mutluyuz baak. “Hatta durun durun, bugünün anısına bir fotoğraf karesi alayım şuradan”

Gitti makinayı aldı ve üçü birlikte fotoğraf çekildiler. Fatoş her birinin eline bir kırık tabak parçası verdi, onları objektife uzatarak poz verdiler.

Sonra yemek yediler, ve hep birlikte kitap fuarına gitmek için sözleştiler.

Perihan’ın aklında da eve gidip yazı okumak vardı. Bir yandan şaşkındı.

Bügün, tabak kırıldı diye bütün gün hayıflanacak kadar üzüldüğü halde Fatoş’un bakış açısıyla olayın sanki anlamı değişmişti ve ne kadar gülmüştü. Hem Fatoş’un sözlerine gülmüş, sonra haline bakıp nasıl bu durumda olduğuna gülmüştü.

İnsan başkalarının hatalarını ya da hoşlanmadığı şeyleri kabul edebilse ne kadar rahatlayacak demek ki diye düşündü. Aslında belki de istemsiz sandığımız duyguların yönü, kabulle değiştirilebiliyordu. Kabulü yaşayan bir insanın en çok yaşadığı duygu, herhalde anlayış ve rahatlama oluyordu.

Heyecanlanmıştı.

Acaba ben de, böyle kabul edebilen ve rahatlayan mutlu bir insan olabilir miyim? diye düşünürken bile mutluluktan gözleri parladı.

Alıntılar, EAE Aile İletişim Dili, Dr. Thomas Gordon, Sistem Yayıncılık

Bunlar da hoşunuza gidebilir...